İnsanı kainatın özeti, eşref-i mahlukat kılan şey sadece biyolojik varlığı değil, o varlığı kuşatan manevi derinliğidir.

Bu derinliğin en dış çeperi, ruhu dış dünyanın fırtınalarına karşı koruyan o muazzam zırh ise edeptir.

Edep, sadece toplumsal bir nezaket kuralı ya da protokollere sıkıştırılmış bir davranış biçimi değildir.

Aksine o, insanın kendi sınırlarını çizdiği, nerede duracağını bildiği ve varoluşuna mana kattığı en zarif sınırdır.

Edep, insanın her şeyden önce haddini bilmesiyle başlar.

Haddini bilen, kendini bilen; kendini bilen ise Rabbini ve kainattaki yerini bilendir.

Günümüzde bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay, ancak bu bilgiyi irfana ve ahlaka dönüştürmek bir o kadar zorlaştı.

Eğer bir ilim, sahibini tevazuya değil de kibre sevk ediyorsa; kalp kırmaya, insanları küçümsemeye aracı oluyorsa, o bilgi artık bir zenginlik değil, ruhun omuzlarına binmiş ağır bir yüktür.

Edeple taçlanmayan ilim, sadece zihni yoran kuru bir gürültüden ibarettir.

Asıl olan çok şey bilmek değil, bildiğinle nasıl bir insan olduğundur.

“Edep bir tac imiş Nur-i Hüda'dan, Giy ol tâcı, emin ol her belâdan” diyenlerin kastettiği, o tacın altındaki başın vakarla ve zarafetle eğilmesidir.

Anadolu irfanının o kadim düsturu olan “Eline, beline, diline sahip çıkma” ilkesi, modern dünyanın dijitalleşen ve yozlaşan sokaklarında her zamankinden daha hayati bir önem taşıyor.

Bugün "el", sadece bir başkasının malına uzanan değil, klavye başında birinin onuruna dokunan; "dil", sadece söylenen bir söz değil, bir ekrana düşen yıkıcı bir yorumdur.

Edep, bu vahşi tüketim çağında insanın kendisine ördüğü en güçlü kaledir.

Toplumsal yozlaşmanın, saygısızlığın ve değerlerin aşınmasının karşısındaki en büyük direnç, bireyin o “zarif duruşu” kaybetmemesidir.

“Edeb Ya Hu” sedası, sadece tekkelerin duvarlarında asılı bir levha değil, bir hayat nizamıdır.

Edep, sadece dışsal bir görünüş, şık bir kıyafet ya da ölçülü bir hitabet değildir; o, içsel bir oluş halidir.

İnsan kimsenin bakmadığı yerde nasılsa, edebi de o kadardır.

Kalpten süzülmeyen bir nezaket, sadece bir maskedir.

Asıl edep, ruhun içeriden dışarıya doğru güzelleşmesi ve bu güzelliğin her eyleme sinmesidir.

Edep insanın ruhunu koruyan bir zırh, hayatını güzelleştiren bir zarafettir.

Bu dünyadan göçüp giderken geride bırakacağımız en kıymetli miras, ne mal ne de makamdır; ardımızda bıraktığımız o edep kokulu hatıralardır.

İlmiyle amil, edebiyle kâmil ve her daim "Edeb Ya Hu" sırrıyla yaşayanlardan olma temennisiyle...