Geçenlerde karşıma çıkan bir bilgi, aslında ne kadar derin bir hakikatin kıyısında yürüdüğümüzü bir kez daha hatırlattı bana.

Kalbin sadece kan pompalayan bir organ değil, içerisinde "küçük bir akıl" barındıran, sinir hücreleriyle örülü müstakil bir merkez olduğuna dair bilimsel bir veriye dayalı haber düştü.

Kur’an-ı Kerim’in o muazzam ve hikmetli "akleden kalp" tanımlaması geldi aklıma.

Genellikle aklı başın içinde, duyguları ise göğüs kafesinde birbirine uzak iki ada gibi hayal etmeye alışmışızdır.

Oysa bu yeni bulgular, manevi derinlikle maddi gerçeğin nasıl da iç içe geçtiğini gözler önüne serer nitelikte.

İnsan kuşkusuz aklıyla düşünür, kararlar verir ve bu kararlar doğrultusunda eylemde bulunur.

Ancak bu süreç işlerken, kalbin ve o derin hislerin akıl üzerindeki baskın etkisi asla yadsınamaz.

Mantık ne kadar rasyonel bir yol çizse de, son sözü hep o göğüs kafesindeki gizli pusula söyler.

Bu etkileşim tek taraflı bir yolculuk değildir; insanın yapıp ettiklerinin de kalp üzerinde bıraktığı silinmez izler vardır elbet.

Attığımız her adım, söylediğimiz her söz ve niyetlendiğimiz her amel, kalbin aynasında ya bir aydınlık ya da bir karaltı olarak yerini alır.

İnsanın, bu kalp aynasında biriken tozlar, o karanlık lekelerin nasıl temizleneceği ve ruhun yeniden aslına nasıl rücu edeceğine dair soruları, kaygıları olmalıdır.

Kadim hikmet bize der ki; kalbin yegane cilası, samimi bir pişmanlık, hasbi bir iyilik ve hesapsız bir sevgidir.

İnsan, düştüğü yerden bir tövbe gözyaşıyla kalktığında, o karaltılar yerini yeniden bir berraklığa ve sükunete bırakır.

Zikirle, tefekkürle ve mahlukata şefkat nazarıyla bakmak, katılaşmış kalbi bir bahar güneşinin buzu eritmesi gibi yumuşatır.

Kendi içindeki bu kiri pası samimiyetle silen kişi, kalbini yeniden "akleden" ve hakikati gören o ilk saf haline döndürmüş olur.

İyilik kalbi yumuşatıp genişletirken, zulüm ve haksızlık o hassas dokuyu katılaştırıp karartmaya devam eder.

İnsan, dış dünyada neyi inşa ediyorsa, aslında kendi iç dünyasındaki kalbinin de şeklini öyle veriyor demektir.

Hayatın en sarsıcı ve en adil gerçeği ise o kadim sözün sinesinde saklıdır: İnsan kalbinin ekmeğini yer.

Bu dünya sofrasında önümüze gelen rızık, bazen bir huzur, bazen bir darlık, bazen de bir selamettir.

Ve o rızkın kalitesi, ömrümüz boyunca kalbimizde hangi niyetleri beslediğimizle doğrudan ilgilidir.

Niyeti saf olanın nasibi ferahlık, kalbi kararmış olanın payı ise kendi elleriyle ördüğü bir yalnızlıktır.

Kalbi selim ile huzura çıkan, gönlü pak, nasibi ferah kullardan olma duası ile...