Kırgızistan’ın Oş iline bağlı Nookat ilçesindeyim.
Bahçelerin arasında geziniyorum.
Ağaçlar, yapraklar, sonbahar…
Birden zihnime bir âyet geliyor.
“Ellezî halaka’l-mevte ve’l-hayâte…”
“O Allah ki ölümü ve hayatı yarattı.” (Mülk, 2)
Dikkat edin!
Önce ölüm.
Sonra hayat.
Ölüm de mahluk.
Hayat da.
Peki ölümün hayattan önce zikredilmesinde nasıl bir hikmet var?
İnsanın mahiyetine bakalım.
Ruh, şu dünya cesedinde mahpustur!
Gözümüzün gördüğü mesafe sınırlı.
Ayağımızın yürüdüğü yol belli.
Bedenimizin sürati, kuvveti, tahammülü mahdut.
Oysa ruhun istidadı, bu dar kalıba sığmayacak kadar geniş.
Cennette bir mümine beş yüz senelik genişlikte mülk verileceğine dair rivayetler var.
Kasırlar…
Saraylar…
Bahçeler…
Nimetler…
İnsan o muazzam mülkten nasıl istifade edecek?
Bugünkü bedeninin hızıyla mı?
Bir saraydan diğerine gitmek için seneler mi harcayacak?
Ruh, dünyadaki cesedinde mahpustur. Ahirette ise ruhun arzu ettiği, hayal süratine uygun bir cesetle buluşacaktır.
Çünkü orada nimetler ebedî.
Hayat başka.
Bedenin imkânları bambaşka.
Mahşeri düşünün.
Kur’ân, miktarı elli bin yıl olan bir günden haber veriyor.
Sıratın geçilmesine ilişkin rivayetlerde de farklı süratler anlatılıyor.
Dünya bedeninin kayıtlarıyla o âlemin mesafelerini ölçmek mümkün mü?
İşte burada asıl hükme geliyoruz.
Ruhun aslî vatanı, ahirette kendisine verilecek cesettir!
Şu dünyadaki beden, ruhun muvakkat ikametgâhı.
İhtiyarlıyor.
Hastalanıyor.
Yıpranıyor.
Ruh ise bekaya müteveccih.
Dünyada ruh cesede tâbidir; ahirette ceset ruhun istidadına uygun olacaktır.
Dolayısıyla cesedin her yıpranışı, ruhun dünya hayatındaki mahpusluğundan kurtulacağı vakti biraz daha yaklaştırıyor.
İhtiyarlık…
Hastalık…
Ölüm…
Hepsi fâni hayatın kayıtlarını hatırlatıyor.
Ruhun yolculuğu ise kabir ve berzah safhalarından geçerek haşre, oradan ebedî hayata uzanıyor.
Demek ki ölüm, mümin için ruhun dünya cesedindeki mahpusluğundan ayrılmasıdır.
Ancak bu ayrılış, bedenin bütünüyle terk edilmesi anlamına gelmiyor.
Haşirde yeniden diriliş var.
Ruhun ahiret hayatına uygun bedenle buluşması var.
Dünyada ruh cesede mahpus.
Ahirette ceset, ruhun istidadına uygun!
İşte Mülk sûresinin ikinci âyetinde ölümün hayattan önce zikredilmesi, bana bu hürriyet hakikatini düşündürüyor.
Ölüm, ruhun mahpus bulunduğu dünya cesedinden ayrılışı; haşir ise ebedî hayata uygun cesedine kavuşmasıdır.
Selam ve dua ile
Fiemanillah