Dünya prömiyerini gerçekleştirdiği 183. Venedik Film Festivali’nde uzun süre ayakta alkışlanan Martin McDonagh’ın 5. uzun metrajlı filmi Wild Horse Nine vizyondaki yerini aldı. McDonagh sinemasının keskin mizacını global bir politik arka planla buluşturan, kara komedi ve casusluk türündeki film, İngiltere-ABD-Şili ortak yapımı.

Dünyanın en izole ve mistik noktalarından biri olan Şili’deki Paskalya Adası’nda, geçmişin hayaletleriyle hesaplaşan kıdemli iki CIA ajanı Chris ve Lee’nin etrafında dönen hikâye, 1973’teki Pinochet darbesi öncesinde geçiyor. Emekliliğin eşiğindeki ikili, ikonik moai heykelleri arasında kendi karanlık geçmişleriyle ve güncel uluslararası komplolarla boğuşurken, adaya tatile gelen iki kız öğrenciyle kurulan gerilimli bağ, rutin bir operasyon gibi başlayan bu seyahati zihinsel ve fiziksel bir çıkmaza sürükler. Ajanların kendi aralarındaki sessiz güç savaşı, ölümün eşiğindeki Chris’in unutkanlığı ve hezeyanları CIA’in hain planlarıyla birleştiğinde karakterler kaçınılmaz bir yıkımın eşiğine gelir.
Politik sinema ile absürd mizahı harmanlayan senaryo, insan hayatının ne kadar ucuz, devlet politikalarının ne kadar çürümüş olabileceğini resmederken, ölüm kavramını da soğukkanlılıkla irdeliyor. Chris’in, Kennedy suikastına dair bildiği sırlar yüzünden teşkilat tarafından gözden çıkarılması ve ortadan kaldırılmak istenmesi, senaryonun diğer katmanını oluşturuyor. İstihbarat mekanizmalarının, gerçeği yok etmek için ne kadar ileri gidebileceğinin altını çizen metnin; karakterlerin ölüm karşısındaki kayıtsız gibi görünen ama derin bir varoluşsal bunalım barındıran diyalogları, sarkazm ve ironinin sınırlarında geziniyor. Adanın serbestçe dolaşan vahşi atları ise ne siyasal sistemin ne de devletlerin evcilleştiremediği insan doğasını ve karakterlerin içindeki dizginlenemez yalnızlığı simgeliyor.
Three Billboards Outside Ebbing, Missouri ile Frances McDormand ve Sam Rockwell’e Oscar kazandıran McDonagh, bu kez de kariyerinde henüz bir Akademi Ödülü bulunmayan John Malkovich’e Oscar kazandırmaya çok yakın. Usta aktör, canlandırdığı Chris karakterine yüklediği bunalım, alaycı meydan okuma ve derin pişmanlıkla sinema tarihine geçecek bir performans sergiliyor. Ancak Malkovich’in, bu kategoride Jaafar Jackson, Matt Damon ve Robert Aramayo gibi iddialı rakipleri olacak gibi. Sam Rockwell ise kusursuz rolüyle filmdeki gerilim ve mizah arasındaki gitgelleri ustalıkla dengeliyor.
Kendine has imzasını ve sinematografik dilini en olgun dönemine taşıyan filminde McDonagh, Paskalya Adası’ndaki devasa heykelleri ve doğayı kadrajına alarak, mekânın ıssızlığını ve yalnızlık hissini büyüleyici geniş planlarla yansıtıyor. Filmin mistik atmosferi, yönetmenin başyapıtı The Banshees of Inisherin’i anımsatan polifonik koro müziklerle sarıp sarmalanıyor. Carter Burwell imzalı bu koral ve ilahi tonlardaki müzikler izleyiciyi adeta bir ayinin içine sokuyor. Temposunu an be an tırmandıran kurgu, zihin kurcalayan zaman sıçramalarını ve senaryodaki keskin virajları kusursuz bir uyumla birbirine bağlıyor.
Wild Horse Nine, McDonagh’ın In Bruges ve Seven Psychopaths ile kurduğu trajikomik suç dünyasını, TBOEM ve Banshees of Inisherin’deki politik ve felsefi derinlikle birleştiren bir yapım. Bazı filmlerindeki senaryo sarkmalarını bu kez tamamen törpüleyen yönetmen, kusursuz bir finalle taçlandırdığı filmiyle; En İyi Aktör, Senaryo ve Müzik dallarında Oscarlarda adından sıkça söz ettireceğe benziyor.

Ezcümle; Wild Horse Nine, sinemanın sınırlarını zorlayan anlatısı, zihin kazıyan diyalogları ve usta işi performanslarıyla çığır açan bir yapım. Sıradan bir casusluk hikâyesini insan ruhunun karanlık dehlizlerinde gezinen bir trajediye dönüştürerek, sinema tarihindeki kalıcılığını istikrarlı bir şekilde perçinleyen, çağımızın en özgün yönetmenlerinden Martin McDonagh, her yeni filminde cellat ile kurbanı aynı masaya oturtarak, modern dünyanın ezber bozan sinemasal amentüsünü yazmaya devam ediyor.