Sosyalizm, sosyal ve ekonomik olarak toplumsal refahın, katılımcı bir demokrasi ile gerçekleşeceğini ve üretim araçlarının sahibinin işçi marifeti ile devlete ait olduğunu savunan, işçi sınıfının yönetime katılmasına ağırlık veren bireysel ve özel üretim yerine kamu üretimini destekleyen, telkin ve propagandalarını eğitim, tarım ve vergi reformları üzerinde yoğunlaştıran ekonomik ve siyasi bir teoridir. Siyasal yelpazde ve dünyanın çoğu ülkesinde sosyalizm, standart sol ideoloji olarak kabul edilir. Sosyalizm türleri, kaynak tahsisinde piyasaların ve planlamanın rolüne ve kuruluşlardaki yönetim yapısına göre değişir.

Sosyalizmin tarihçesi aslında Kapitalizimin tarihçesi ile örtüşür. Orta Çağ Avrupa’sının Rönesans ile dönüşümü, sanayi devrimi, sömürgeliklerin sanayi devrimine göre yeniden konumlandırılması, ortaya çıkan yeni devletler, nüfus hareketleri, üretim sırasında işçi ihlalleri aslında sosyalizm fikirlerinin de öncüsü olmuştur. Yirminci yüzyılın önemli çalkantılarında, ülkeler arası ilişkilerde sosyolojik değişimlerde her zaman bir taraf olan bu fikir belki de bu yüzyılın en önemli sosyolojik değişimini tanımlar. Sosyalizm ya da siyasal yönetim biçimi olarak tanımlanabilecek komünizm yaklaşık yüz yıllık bir tarihçenin sonunda asıl lokomotifi olan SSCB’nin yıkılması, içindeki birçok devletin ayrılması, tanım farklılıkları nedeniyle ayrışmalar yüzünden artık sembolik birkaç ülke dışında bu küresel etkisini yitirmiştir.

Sosyalist siyasi hareket ideolojisi 18. yüzyılın ortalarından sonlarına kadar süren devrimci hareketlerden Avrupa işçi sınıfının mücadelelerinden ve sosyalistlerin kapitalizmle ilişkilendirdikleri toplumsal sorunlara yönelik endişelerinden kaynaklanan siyasi felsefeleri içerir. Bu felsefi bakış açısı sanayi devrimi sonrasında oluşan sanayi ile sanayici kavramlarının tüccar sınıfı süpürerek hâkimiyeti ele alması oluşan işçi sınıfı gerçeğidir. Sosyalizm kuramı karşılıklı çatışmalardan çok kuramsal zeminde oluşturulan düşünsel bir süreç olarak başlamıştır. 19. yüzyılın sonlarında, Karl Marks ve Engels'in çalışmalarından sonra sosyalizm, kapitalizm karşıtlığı ve üretim araçlarının bir tür toplumsal mülkiyetine dayanan bir sistemin savunulması anlamına gelmeye başladı. 1920'lerin başlarında komünizm, uluslararası sosyalist hareket içindeki baskın siyasi eğilim haline geldi ve sosyalizmin kendisi 20. yüzyılın en etkili seküler hareketi oldu. Birçok sosyalist, feminizm, çevrecilik ve ilerlemecilik gibi diğer toplumsal hareketlerin davalarını da benimsedi.

SSCB'nin dünyanın ilk nominal sosyalist devleti olarak ortaya çıkması, ikinci dünya savaşı sırasında iktidarda olan bu sosyalist devletin batı ile Almanya karşısında ittifak yapıp savaşı kazanarak hakimiyet alanını genişletmesi, savaş sonrası bağlanan ülkelerin sosyalizmin Sovyet ekonomik modeliyle yaygın bir şekilde ilişkilendirilmesine yol açtı. Doğu-batı arasında net bir blok sınırı gelişti. Dünya hâkimiyeti için Amerika ve Rusya arasında yıllar süren bilek güreşi aslında sanayi üretiminin ihraç edilmesi, sermayenin kimin kontrolünde olacağı gerçeğiydi. Sovyet Sosyalizminden etkilenen bazı Batı Avrupa ülkelerinin sosyalist partiler tarafından yönetildiğini zamanlar oldu. Bazı Avrupa ülkeleri "demokratik sosyalizm” olarak adlandırılan karma ekonomilere sahip oldu ve bu bloklar arası mücadelenin odağı haline geldiler. 1989 yılında SSCB’nin dağılmasının ardından, gelişmiş kapitalist dünya tek kutuplu bir sosyolojik zemin yarattı ve sosyal demokrat uzlaşının yerini neoliberal uzlaşının almasıyla bu ülkelerin birçoğu sosyalizmden uzaklaştı. Birçok eski sosyalist siyasetçi ve siyasi parti, "üçüncü yol” siyasetini benimsedi; eşitlik ve refaha bağlı kalırken, kamu mülkiyeti ve sınıf temelli siyaseti terk etti. 2010'larda sosyalizm, en belirgin olarak demokratik sosyalizm biçiminde olmak üzere yeniden popülerlik kazandı. Aslında yıkılan bir siyasi ideolojiden çok kapitalizmin karşısına konumlandırılmış işçi sınıfı haklarını, daha iyi yaşam taleplerini içeren bir fikrin yıkılmasıydı.

Çünkü teorik olarak sosyalizm fikrinin pratikte uygulanışı asla sınıf koruması ve eşit insanlık ideallerine göre gelişmedi. Önce SSCB’de ve sonra diğer tüm sosyalist ülkelerde üretim araçları küçük, büyük devletin kontrolüne geçti. Çalışanlar fabrikalarda sermaye sahiplerine değil devlet adına çalıştırılmaya başladılar. Sermaye sınıfının yerini bürokratik vesayet, ideolojik güçlüler, yönetici bir sınıf aldı. İşçilerin ezilmesine karşı olduğunu savunarak iktidara gelenler, siyasi illüzyonlar ile, gizli servisler ile iyi vatandaş kötü vatandaş tanımlarını çıkardı. Bu yönetici sınıfa itirazı olan eşitlik isteyen, sınıf savunmasını yapmaya çalışanlar kötü vatandaş olarak nitelendirildi ve işkence gördüler öldürüldüler. Stalin dönemi örneğin çok acımasızdır savaş sonrası dönüşlerinde problem olacağını düşündüğü için 1944 yılında kocaları, oğulları kızıl ordu da savaşan “Ahıska Türkleri” sürgün edildi, binlercesi hayatını kaybetti. Yine aynı yıl mayıs ayında “Kırım Türkleri” vatanlarından sürüldü yaklaşık yarısı bu sürgün sırasında hayatını kaybetti.

1950’li yıllarda Çin Komünist Partisinin başındaki Mao’nun milisti zemini olmayan zorlamaları ve fantezileri sonucunda “büyük kültür devrimi” kuraklık, açlık ve sefaletten, komünist zorlamalardan 40-80 milyonun üstünde insan hayatını kaybetti. Sosyalist diktatörler Irak’ta, Suriye’de, Güney Amerika devletlerinde, çok sayıda insanı rejime uymadıkları gerekçesi ile katlettiler. İşkence, kötü davranış, istihbarat gücü ile kitlelerin kontrol edilmesi ile sonuçlandı sosyalizm. Üreten işçilerin yöneten olacağı ideali diktatörlerin politbüro üye ve başkanlarının her türlü gücü elinde tuttukları, istedikleri şekilde devleti yönettikleri, işçilerin ise asgari hayatta kalmak dışında hiçbir haklarının olmadığı bir bürokratik oligarşiye dönüşmüştür. Sosyolog Robert Michels'e göre, demokratik veya devrimci olanlar dâhil tüm büyük örgütlenmeler zamanla kaçınılmaz olarak birer oligarşiye dönüşme eğilimi gösterir. Buna “oligarşinin tunç kanunu” denir ve sosyalizmde çok şiddetli yaşanmıştır.

Bu oligarşik yapı üretimi şiddetle bozmuş, üretenin mutlu olmadığı sistem tüm zorlamalara rağmen üretimi arttıramamış, açlık, sefalet, üst düzey yöneticilerin hırsları, insan hayatının hiçe sayılması, baskı, halkların ölümden bile korkmamaları gerçeğini doğurmuş önce SSCB’den başlayarak tamama yakın sosyalist devlet birkaç gün içerisinde hızla yıkılmıştır. Yıkılan ülkelerde geçmişte yaşananlar tarihin sayfalarında yerini almıştır. Sosyalizm ideolojisi evirildiği bu kötü tablo içerisinde insanların eşitliği idealine, korunması gereken toplum katmanlarının kendini ifade etmesine, sanat ve bilimsel yeni açılımlara sebep olmuştur. Aslında teorik olarak bu gelişmelerin pratiğe dönüşmemesinde temel mesele insanın oligarşiye eğilimi olabilir. Kapitalizme reaksiyonel olarak ortaya çıkan bu fikir üretim sermaye ilişkisi ve sosyolojik açısından işte bu oligarşiye yenik düşmüştür.

Komünizmden ve sosyalizmden ayrılmadığını savunan devletlerin aslında küresel güçlere teslim olduğunu görüyoruz. Bu ülkelerde bürokratik oligarşi gücünü korumak için sermaye ile anlaşarak kapitalizme fason imalat yapıyor. Klasik sosyalizm fikrindeki birkaç ülke ise derin yoksulluk ve yokluk içerisinde. Çünkü sanayileşememiş üretimi sadece tarımsal ve küçük işletmeler. Ayakta kalabilmeleri mümkün değil. Kısa süre sonra yıkılacakları görülüyor.

Yüz yıldan kısa bir süre dünyada bir blok haline gelmiş sosyalist siyasi sistem, emek, sermaye üretim üçgeninin aslında iki bin yıldan bu yana süren savaşının yani yöneten ile yönetilen arasındaki mücadelenin kirli kumpasları içerisinde ufalanmış ve yok olmuştur. Kapitalizme oranla daha çabuk yok olmasında temel değişken sosyalizmin insan üzerinde yarattığı baskı ve terördür. İnsan için yola çıkan ve insanı önemsiz bir varlık haline getiren bürokrasi insanın güvenlik korkusunu aşacak kadar saldırgan olunca yönetilenin her şeye rağmen başkaldırmasının yolunu açmıştır. Kapitalizm tüm kötülüklerine rağmen insanı üreten olarak gördüğü için kaybetmek istemez sadece en ekonomik koşulları ister. Vahşi kapitalizm bile sosyalizmin yaptığı insanlık ihlallerine işte bu nedenle izin veremez. Vermek istemiş ama üreteni kaybetmekten korkmuştur. Görünen o ki kapitalizmde yıkılacaktır çünkü küresel mimari inşası ciddi insan hakları ihlallerine sebep olmaktadır. Kapitalist yöneticilerde sosyalistlere benzer şekilde oligarşik yapıların, büyük sermaye gruplarının etkisindedir. Küçülen dünya artan üretim, tüketim mekanizmalarındaki sorunlar, artan dünya nüfusunun yaşlanması sermayeyi daha saldırgan hale getirmektedir. İşte bu nedenle Emperyalizm ve kapitalizm küçük şehir devletleri kurarak bu problemi çözmeye çalışıyor.