Bütün ülkede büyük bir heyecan yaşanıyordu. Televizyonlar normal akışı kesip canlı yayınla yeni gelişmeyi duyuruyordu. Gazeteler günlerdir manşetlerini bu konuya ayırmıştı. Sosyal medya kullanıcıları destek paylaşımı yapmak için adeta birbiriyle yarışıyordu. Ve nihayet ülkede beklenen olmuş, umutlar yeşermiş, gelecek çok daha parlak görünmeye başlamıştı. Beş gençti tarihin akışını değiştirmek için o beklenen adımı atan, umutları yeniden yeşerten.

Günlerdir bu beş gencin yaptıkları ülke gündeminin ilk sırasındaydı. Aynı amaç için hareket eden bu gençler, o güne kadar kabul edilen her şeyi ters yüz edecek adımlar atmışlardı. Tamam, hepsi acayip tiplerdi. Zaten öncü olanlar hep biraz uçuk kaçık olmaz mıydı?

Sanki insanlar bir kıvılcım bekliyormuş da o gençler de o kıvılcımı çakmış gibi, toplumdan tam destek görmüşlerdi. Sadece vatandaşlar değil, tüm sivil toplum örgütleri, kamu kurum ve kuruluşları, hatta hükümet üyeleri ve bütün kabine de destek vermişti.

İşte şimdi beş gencin, bir aydır yaptıkları kanun teklifine dönüşmek üzereydi.

Canlı yayınlanan tanıtımda her genç kendi yaptığını anlatacak, milletvekilleri de yasalaşması için Meclis’e kanun teklifi sunacaklardı. Zaten önceden reylerini açık etmiş, yasaya tam destek vereceklerini belirtmişlerdi.

İlk defa bütün bir ülke aynı konuda hemfikirdi. Bu tarihte eşi benzeri görülmemiş bir şeydi. Bütün dünyanın gözü ülkemizdeydi, bütün insanların yüreği de o gençlerle birlikte atıyordu.

Ve derken sunucu yayını açtı, gençlere sırasıyla söz verdi.

İlk genç “selam” vermeyi kesmişti, öyle herkese gülümseyerek selam vermek yoktu. Hep selam hep selam nereye kadardı? “Başımı emme basma tulumba gibi sallamaktan bıktım” diye atıldı o genç.

Kanun teklifinin ilk maddesi de “selam” kelimesinin lügatten silinmesi olacaktı.

İkinci genç hiç kimseye ve hiçbir şeye “vefa” göstermemişti.

Teklifin ikinci maddesi “vefa” kelimesini lügatten silmek olacaktı. Böylece bir şey yaptın diye hiç kimse sana minnet duymayacaktı, “Yapmasaydın kardeşim!” diye de ekledi.

Bu defa sunucu araya girdi, gülümseyerek, “Hem hep vefa hep vefa nereye kadar, değil mi ama” dedi, herkes güldü. Genç bir politikacı ayağa kalktı, yaşlı politikacıları göstererek, “Kimseye vefa göstermek yok” diye bağırdı, bir alkış koptu.

Üçüncü genç “kibarlığı” bir yana bırakmıştı. Bir ay boyunca kimseye yol vermemiş, asansörde kendisini bekleyenleri umursamamış, kapıdan geçerken arkasından gelenlere dönüp bakmamış, üstelik de kahkahalarla herkese haddini bildirmişti. “Bundan sonra böyle” diye bağırdı genç adam.

Üçüncü madde “kibarlığı” lügatten silmek olacaktı. Öyle çıt kırıldım olmaya gerek yoktu.

Bu defa kalabalık hep bir ağızdan tempo tuttu; “Hep kibarlık hep kibarlık nereye kadar?”

Dördüncü genç hiç kimseye “yardım” etmeme kararı almıştı. Düşene el uzatmak, yolunu kaybedene yolunu göstermek yoktu. Hatta yolda giderken manavın meyve ve sebzeleri düşse bile yerden toplayıp tezgâha koymak yoktu.

Kanun teklifinin dördüncü maddesi “yardım” sözcüğünü kaldırmak oldu. Hiçbir sözlük o kelimeyi kullanmayacaktı.

Kalabalığın içinden yaşlı bir adamın sesi duyuldu: “Hep yardım, hep yardım nereye kadar?”

Beşinci genç hiçbir şeye “merhamet” etmeme kararı almış, bir ay boyunca da bunu uygulamıştı. “Merhamet ede ede yufka yürekli olduk. Biraz daha merhamet etseydik insan olacaktık” diyerek tezini savundu. Kalabalıktan bir çocuğun sesi duyuldu: “Merhamet etmedin, insan mı oldun?”

Kabineden bir bakan mikrofonu eline alarak haykırdı: “Hep merhamet hep merhamet nereye kadar?”

Böylece teklifin beşinci maddesi de “merhamet” sözcüğünü ülke gündeminden tamamen çıkarmak olacaktı.

Sunucu “Kavramlar çıkacak, insanlık kurtulacak” diye yapılmak isteneni özetledi. Sonra gençleri konuşturdu, kabineyi konuşturdu. Hatta vatandaşlara da söz hakkı verdi. Herkes iyiliğin bu ülkenin gündeminden tamamen kalkması, kötülüğün hâkim olmasını istiyordu. Artık yeterdi, hep iyilik, hep iyilik nereye kadardı?

Kalabalık “yaşasın kötülük” diye tempo tutarak gençlere destek oluyordu. Dev pankart da o anda ortaya çıktı. İri puntolarla “İyilik Öldü” yazıyordu.

Herkesin yüreği aynı anda atıyor gibiydi. Herkes bugüne kadar gizli gizli yaptıklarını bundan böyle açık açık yapacaktı. “Suç” sayılanlar artık suç olmayacaktı. “Günah” diye bir şey kalmayacak, “yasak” söz konusu olmayacaktı. Özgür bir ülkeydi burası; alan alacak, çalan çalacak, satan satacak, yatan yatacaktı.

***

Ter içinde uyanıp doğruldum. Gördüklerim beni fena halde bunaltmış olmalıydı. O ara bir tıkırtı geldi, önemsemedim. Ses devam etti, sağa sola baktım, sesin nereden geldiğini anlayamadım. Bir tıkırtı daha geldi, sonra bir daha…

Perdeyi araladım, pencerede bir güvercin bana bakıyor, gagasıyla cama vuruyordu. Eşim seslendi, “şŞu kuşa birazcık yem ver, acıkmış herhalde” dedi.

Etraf henüz aydınlanmamıştı. Uykusuzluğumu bir yana bırakarak yataktan doğruldum. Mutfağa giderek bir avuç bulgur aldım. Bir kâseye de su koydum, camı açtım. Kuş diğer pencereye geçti. Elimdekileri denizliğe bıraktım, pencereyi kapattım. Güvercin tekrar geldi, yemini yedi. Kâseye koyduğum suyu da kana kana içti. İçerken “gluk gluk” etmeyi de ihmal etmedi. Arada bir anlamsız sesler de çıkarıyordu. Sabahın mahmurluğuyla bu sesleri “Merak etme, iyi insanlar bitmez, iyilik bitmez” diye anladım ya da bana öyle geldi.

Belki de durmanın tam zamanıydı: Hep kötülük, hep kötülük… Nereye kadardı?..