​Güney Kafkasya ve Orta Doğu hatları arasındaki hassas fay hatları, tarihinin en yüksek ve en kırılgan gerilim evrelerinden birinden geçiyor. ABD ile İran arasındaki kronikleşen güç mücadelesi, İsrail’in varlık refleksleriyle şekillendirdiği askeri durum ve Avrupa’nın Ukrayna krizi ile enerji darboğazı yüzünden bölgeye kilitlenen gözleri, Kafkasya’yı adeta devasa bir barut fıçısına çevirmiş durumda. Bu fıçının en kritik noktalarından biri ise kusursuz bir coğrafi konumu ile merkeze oturan Azerbaycan.

​Son dönemde küresel medyaya yansıyan, İsrail istihbarat ve özel kuvvet unsurlarının Azerbaycan’ın İran sınırına yakın bölgelerde konuşlandığına dair iddialar ve Tahran’dan gelen peş peşe uyarılar, "İsrail, Azerbaycan’ı İran’a karşı bir kara cephesine mi sürüklüyor?" sorusunu haklı olarak masaya yatırıyor. Peki, Washington ve Tel Aviv’in stratejik hesapları Kafkasya’yı nereye götürür? Azerbaycan bu denklemin ortasında neden sert ve tavizsiz çıkışlar yapıyor? Ve bütün bu olayların orta yerinde, Avrupa’nın çaresizliği, Rusya’nın bölgesel hesapları, Çin’in Kuşak-Yol vizyonu ve tüm Türk Birliği’nin bütünleyici gücü bu denklemi nasıl şekillendiriyor?

​​İsrail’in İran stratejisi uzun süredir etrafını kuşatma prensibine dayanıyor. İsrail yönetimi, Doğu Akdeniz’den Basra Körfezi’ne kadar uzanan hatta Tahran’ı sıkıştırmak isterken, kuzeydeki en stratejik müttefiki ve lojistik üssü olarak Azerbaycan’ı görüyor. İki ülke arasındaki askeri-teknolojik iş birliği, özellikle İHA teknolojileri ve istihbarat paylaşımı, İkinci Karabağ Savaşı’ndan bu yana Bakü’nün elini askeri alanda güçlendirirken, İsrail’e de İran’ın yumuşak karnı olan kuzey sınırından gözetleme ve operasyonel derinlik kazandırıyor.

​Ancak burada asıl tehlike, ABD ve İsrail’in İran’la olan hesaplaşmalarını genişletirken Azerbaycan’ı "ileri karakol" veya doğrudan bir cephe hattı haline getirme riskidir. İran’ın kuzeyinde, yani Güney Azerbaycan coğrafyasında milyonlarca Türk'ün yaşıyor olması, Tahran’ın Bakü’ye yönelik kuşkucu yaklaşımını körüklüyor. ABD-İsrail ekseni, İran’ı içten ve dıştan çökertmek veya en azından askeri olarak tüketmek için Bakü’nün coğrafi avantajını sahanın sert gerçekliğiyle test etmek istiyor. Bu durum, Azerbaycan’ı kendi iradesi dışında küresel bir savaşının pasif nesnesi veya doğrudan hedefi haline getirme potansiyeli taşıyan tehlikeli bir tuzaktır.

​​Bu fırtınada sadece ABD ve İsrail yok, küresel aktörlerin hamleleri de Kafkasya'nın kaderini doğrudan etkiliyor. ​Ukrayna savaşından bu yana Rus enerjisinden kopmaya çalışan Avrupa, Hazar havzasının ve Azerbaycan’ın doğalgazına daha çok ihtiyaç duymaktadır. Ancak Avrupa’daki merkezler, bir yandan Azerbaycan’dan enerji akışı beklerken, diğer yandan insan hakları ve demokrasi kisvesi altında Azerbaycan’a parmak sallayan ikiyüzlü bir siyaset izlemektedir. Avrupa, bölgenin bir çatışma alanına dönmesi durumunda kendi enerji güvenliğinin de çıkmaza gireceğinin farkında ama diplomatik olarak fazlasıyla etkisizler. Zaten şu aralar kendilerinde yaşanan olaylarla kafaları dolu.

​Geleneksel olarak Güney Kafkasya’yı kendi nüfuz alanı gören veya öyle sanan Rusya, ABD ve İsrail’in Azerbaycan üzerinden İran’ı kuşatmasına kesinlikle rıza göstermez. İran ile Rusya arasındaki askeri-stratejik ortaklık göz önüne alındığında, Azerbaycan’ın bir ABD-İsrail müdahale alanına dönüşmesi, Rusya’yı da doğrudan ve sert bir şekilde sahaya çekecek bir kıvılcım niteliğindedir.

​Çin yönetimi için Azerbaycan, kendilerini Avrupa’ya bağlayan Orta Koridor’un kalbidir. Çin, ticari yollarını tıkayacak ve istikrarsızlaştıracak her türlü küresel kışkırtmaya karşıdır. Bu yüzden Pekin, Bakü’nün egemenliğini ve bölgesel istikrarını ekonomik düzlemde desteklemektedir.

​​Azerbaycan’ın son dönemde hem Batılı merkezlere hem de bölge aktörlerine karşı sergilediği meydan okuyan tavır, işte bu küresel kıskacın farkında olmasının bir ürünüdür. Azerbaycan’ın bu kadar keskin çıkışlar yapmasını iyi okumak gerekir.

​Azerbaycan, kendilerinin ABD, İsrail, AB ya da İran’ın satranç tahtasında bir piyon olmadığını, kendi egemen çıkarlarını önceleyen bağımsız bir aktör olduğunu tescillemektedir.

​Azerbaycan, İsrail’le sıkı ekonomik ve askeri bağlarını korurken, İran’la da tamamen kopmamak, komşuluk hukukunu ve rasyonel diplomasiyi elden bırakmamak adına dikkatli bir diplomatik denge ipinde yürümektedir. Azerbaycan’ın çıkışları, "Toprağımızı kimseye kullandırmıyoruz" vurgusuyla hem İran’ın saldırgan bahanelerini boşa çıkarma hem de Batı’ya "Bize sınır çizemezsiniz" deme kalkanıdır.

​​ABD-İsrail ikilisinin İran’a yönelik çok boyutlu bir askeri olasılıkta Azerbaycan’ı bir kara cephesi olarak kullanması ve bu senaryonun bir adım öteye geçerek İran’ın Azerbaycan’a karşı doğrudan bir kara harekâtı başlatması, Güney Kafkasya’yı ve tüm Avrasya’yı altüst edecek en tehlikeli felaket senaryolarından biridir. Bu senaryo tüm dünyayı ateşe verebilir.

​İran, nüfus, coğrafi derinlik ve balistik füze kapasitesi açısından Azerbaycan’dan katbekat büyüktür. Tam kapsamlı bir İran taarruzunun tüm yükünü tek başına göğüslemek Azerbaycan için çok ağır bir kriz demektir ve Bakü-Tiflis-Ceyhan gibi küresel enerji hatlarını hedef alarak ülkenin ekonomik damarlarını kesmeyi amaçlayacaktır.

​Türkiye ile Azerbaycan arasında imzalanan Şuşa Beyannamesi, iki ülke arasındaki ittifakı karşılıklı güvenlik ve savunma boyutuna taşımıştır. İran’ın komşu bir devlete, özellikle de Azerbaycan’a karşı açık bir kara işgali başlatması, Türk devletlerinin kolektif güvenlik refleksini tetikler. Bu durum, çatışmanın sadece Türkiye-İran hattına değil, tüm Türk Birliği’nin (TDT) jeopolitik ve stratejik olarak Bakü’nün arkasında bir duvar gibi durmasına yol açar.

​İran’ın kuzeyindeki milyonlarca Güney Azerbaycan Türk'ünün varlığı, Tahran’ın bu coğrafyaya yönelik saldırganlığının kendi içinde büyük bir milli bilincin ayaklanmasını tetikleyeceği gerçeğini doğurur. Bu durum, İran rejiminin kendi elleriyle kendi çöküşünü hızlandırması anlamına gelecektir.

​​"Bölge gücü olarak Türkiye ve Türk dünyası sessiz kalıyor" algısı, dışarıdan bakıldığında diplomatik taahhütlerin ve arka kapı diplomasisinin doğasından kaynaklanan bir yanılsamadır. Türkiye ve Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) üyesi kardeş ülkeler sessiz değildir, aksine, en kritik stratejik akılları omuzlayan aktörlerdir.

​Şuşa Beyannamesi ve Türk dünyasının ortak vizyonu çerçevesinde, Azerbaycan’ın güvenliği tüm Türk dünyasının kırmızı çizgisidir. Türkiye diplomasisi, İsrail ve ABD’nin pervasız hamlelerini dizginlemeye çalışırken, Tahran ile Bakü arasındaki tansiyonu düşürmek için yoğun bir arabuluculuk icra etmektedir. Türkiye'nin ve Türk Birliği'nin duruşu, bölgenin emperyalistlerin oynamak istediği kanlı bir oyun alanına dönmesini engellemek için sergilenen basiretli ve caydırıcı politik bir duruştur.

​​Azerbaycan, Avrupa’nın enerji krizinin, Rusya’nın güvenlik kaygılarının, Çin’in ticaret yollarının ve küresel emperyal hesapların kesiştiği çok ince bir çizgide yürümektedir. İsrail’in koruma kisvesi altında ya da ABD’nin İran’ı kuşatma stratejisinde Bakü’yü öne sürme hamleleri, Kafkasya’nın barışına vurulabilecek en büyük darbe olur.

​Hem Azerbaycan hem de Türkiye ve Türk Birliği yönetimleri bu tehlikenin farkında olarak rasyonel bir satranç oynamakta. Türkiye ve tüm Türk Birliği bu denklemin bozulmaması için stratejik akıl ve caydırıcılık kartını oynamaya devam etmektedir. Bölgenin kaderi, emperyalist akılların kurduğu tuzaklara değil, Türk dünyasının kendi içindeki serinkanlı, bütünleşik ve omuz omuza duruşuna emanettir.