Hüseyin Çelik’in katıldığı YouTube programını izledim.

Açıkçası program boyunca şunu düşündüm:

Türkiye’nin yakın tarihindeki en kritik kırılmalardan birini konuşma fırsatı varken, tartışma yine klasik bir siyasi hesaplaşma alanına sıkıştırılıyordu.

Sunucu ısrarla meseleyi “Erdoğan eleştirisi” eksenine çekmeye çalıştı.

Oysa 15 Temmuz gibi bu ülkenin yaşadığı en büyük ihanetlerden birini konuşacaksak mesele sadece günlük siyasi tartışmalar değil.

Asıl sorulması gereken başka sorular var.

Çünkü bu ülke FETÖ gerçeğiyle yüzleşirken sadece darbe gecesini değil, o geceye giden yolu da anlamak zorunda.

Kim ne gördü?

Kim neyi göremedi?

Kim nerede yanıldı?

Kim hangi sözünün bugün arkasında duruyor, hangisi için “bugünden bakınca farklı düşünüyorum” diyor?

Ben de Hüseyin Çelik’e yıllardır doğrudan sorulmadığını düşündüğüm birkaç soruyu sordum.

Birincisi:

Bank Asya’dan konut kredisi kullanan Rasim Ozan Kütahyalı konusunda FETÖ elebaşı Fethullah Gülen nezdinde herhangi bir referansınız oldu mu?

İkincisi:

İpek Medya Grubu’nda bazı gazetecilerin görev alması için Akın İpek ile görüşüp referans oldunuz mu?

Üçüncüsü:

Samanyolu/Kaynak Yayınları etkinliğinde Fethullah Gülen hakkında söylediğiniz ve daha sonra Gülen’e yakın mecralarda da yayımlanan olumlu ifadeler için bugün ne düşünüyorsunuz?

Ve tabii hafızalara kazınan o cümle:

“Cemaat devlete sızmış, devleti ele geçirmiş… Buna kargalar güler…”

Bugün geldiğimiz noktadan bakınca o kargalar nerede?

Bu paylaşımımın ardından Sayın Hüseyin Çelik telefonla aradı.

Uzun uzun konuştuk.

Öncelikle Bank Asya meselesinden başladı.

Cevabı çok netti:

“Bunu iddia eden gazeteci yalan söylüyor. Ben hayatım boyunca Fethullah Gülen ile bırakın böyle bir kredi meselesini konuşmayı, herhangi bir konuda dahi özel bir görüşme yapmadım. Kimsenin evi, kredisi, şahsi işi için aracılık etmem söz konusu değildir.”

İpek Medya iddiasına da açıklık getirdi.

Dedi ki:

“Bu konuda da anlatılanların çoğu doğru değil. Ben sadece Bugün Gazetesi’nde, daha sonra milletvekili olacak bir kişinin yazı yazması konusunda yardımcı oldum. Bunu da o gün bir medya kuruluşunda bir ismin yazarlık yapması çerçevesinde değerlendirdim. Bunun dışında kimseye iş bulmadım, kimseyi yerleştirmedim.”

En çok tartışılan “kargalar güler” sözüne gelince…

Çelik burada dönemin şartlarına dikkat çekti.

Şöyle anlattı:

“O söz bugün tek başına alınıp değerlendiriliyor. Oysa ben orada hükümet sözcüsü olarak hükümetin o günkü yaklaşımını anlatıyordum. Uzun bir cevabın içinden alınmış bir ifadeydi. O gün geldiğimiz noktada bugünkü bilgiler elimizde değildi. Allah şahittir; o tarihlerde ne sınav sorularının çalındığını biliyorduk ne de silahlı bir darbe hazırlığının içinde olduklarını…”

Ve devamında şunu vurguladı:

“15 Temmuz’dan sonra ortaya çıkan tablo elbette hepimiz için çok ağır oldu. Devletin içine bu derece örgütlü şekilde yerleşmiş bir yapıyla karşı karşıya olduğumuzu bütün çıplaklığıyla o süreçte gördük.”

Elbette bugün geriye dönüp baktığımızda her şey daha farklı görünüyor.

Çünkü artık elimizde 15 Temmuz gecesi var.

Bombalanan Meclis var.

Şehit edilen insanlar var.

Devletin mahrem damarlarına kadar uzanan bir yapılanmanın ortaya çıkardığı ağır bir tablo var.

Bu yüzden geçmişte söylenmiş sözler, verilmiş destekler, yapılan değerlendirmeler sorgulanacak.

Bu kaçınılmaz.

Ama bir hukuk ve vicdan ölçüsü de gerekiyor.

İddia varsa sorulmalı.

Cevap hakkı verilmeli.

Kayıt düşülmeli.

Ben sordum.

Sayın Hüseyin Çelik aradı ve cevap verdi.

Bundan sonrası milletin hafızasına ve tarihin hükmüne kalmış…
//////////////////////

GÜLDÜK, EĞLENDİK..
AMA BU MESELE ARTIK ŞAKA DEĞİL

NECLA HANIM’IN İDDİASI YA ARAŞTIRILMALI YA DA KENDİSİNE DESTEK OLUNMALI

Necla Hanım günlerdir sosyal medyanın dilinde.

Kimi güldü.

Kimi espri yaptı.

Kimi “Trump’ın kızı çıktı, torunu da yolda” diye meseleyi eğlenceye çevirdi.

Tamam…

Bir yere kadar sosyal medya budur.

Abartır, büyütür, karikatürize eder, dalgasını geçer.

Ama burada kaçırdığımız çok önemli bir şey var:

Bu kadın bu iddiasında ciddi.

Donald Trump’ın biyolojik babası olduğunu söylüyor.

DNA testi istiyor.

Hukuki yollara başvurduğunu söylüyor.

Kendi dünyasında bu meseleyi bir şaka, bir skeç, bir viral içerik olarak değil; hayatının merkezinde duran ağır bir gerçeklik olarak yaşıyor.

İşte tam da bu nedenle artık durup düşünmemiz gerekiyor.

Eğer ortada somut bir iddia varsa, bu iddia belgeyle, hukukla, kayıtla, DNA talebiyle, diplomatik ve adli süreçlerle dikkatle araştırılmalı.

Yok eğer bu iddianın gerçekle hiçbir bağı yoksa, o zaman Necla Hanım’ın sosyal medyada linç edilmesi, küçük düşürülmesi, milyonların kahkahasına terk edilmesi değil; profesyonel destek alması sağlanmalı.

Çünkü bir insanın kamuoyu önünde sürekli alay konusu yapılması eğlence değildir.

Bu, zamanla toplumsal zorbalığa dönüşür.

Bugün Necla Hanım’a gülüyoruz.

Yarın başka bir kırılgan insana güleceğiz.

Sonra dönüp “toplum neden bu kadar acımasızlaştı?” diye birbirimize soracağız.

Mesele Trump meselesi değil.

Mesele Necla Hanım’ın iddiasının doğru olup olmaması da değil sadece.

Mesele şu:

Bir insan çok büyük, çok sıra dışı, hatta kulağa imkânsız gelen bir iddiayı ciddi ciddi savunuyorsa; toplumun görevi onu meydan yerinde taşlamak değil, hakikatle yüzleştirecek mekanizmayı kurmaktır.

Ya belge konuşur.

Ya bilim konuşur.

Ya hukuk konuşur.

Ya da uzmanlar devreye girer.

Ama milyonların kahkahası, hiçbir meselenin çözüm yolu değildir.

Bu ülke sosyal medyada herkesi bir günlüğüne oyuncak haline getirmeye fazla alıştı.

Bazen bir yaşlıyı…

Bazen bir garibanı…

Bazen akıl sağlığı yerinde mi değil mi bilmediğimiz bir insanı…

Bazen de sadece kendine ait büyük bir hikâyeye inanmış birini…

Oysa insan onuru, mizahın bile önünde durması gereken bir çizgidir.

Necla Hanım’ın iddiası ciddiyse ciddiyetle araştırılsın.

Değilse, kendisine ciddiyetle destek olunsun.

Ama bu kadın, sosyal medyanın sonsuz alay fabrikasına yem edilmesin.

Çünkü güldük, eğlendik, şakalaştık…

Fakat artık burada bir insan var.