Zamanın eteklerine yapışsam, gitme kal desem, bilirim dinlemez beni.

Bu dönencenin içinde zaman devridaim akarken, onun bağrında nice fani canlar eridi.

Ve yine bilirim ki, varlığımla şahidi olduğum her bir şey fani. Dokunduğum eşyaların bile ömrü benden daha uzun olabilir.

Malumdur buraya kadar yazdığım her bir hal. Fakat nisyana teşne nefsime, sizlere söyler gibi söylemek diledim. Zira bunca fena içinde, meleklerin kayda geçtiği, Rıza-i İlahi’yi murat ederek işlenecek her bir amel, hani beka ile müjde buluyor ya, tüm meşguliyetlerimiz, mücadelelerimiz ne de güzel anlam kazanıyor. Adı inançla yaşamak oluyor.

İşte bu yüzden eteklerine hiç yapışmadım zamanın, bilakis, üç günlük denen şu dünya hayatının üçüncü günün hayli uzun olduğunu düşünüyorum.

Hatta mülteci ruhum büyük bir hasretle ebedi yurdunu özlüyor. Şarkının “Son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç!” mısraını bile imtina ederek dinliyorum. Fenanın ardında saklı bekada gözüm var çünkü…

Gerçi bu vuslat bana ne bahşeder hiç bilmiyorum. Havf ve reca arasında med-cezir dokuyorum.

Olsun!

Dünyanın fani gaileleri ile bunalan ruhum ait olduğu, geldiği yere dönecek ya, ruhumun sıla-i rahimi kabul edip vuslat ile kifayet ediyorum.

Zira severek, ah, evet, severek iman ettiğim bir müjdeye tutunuyor kalbim. O müjdeyi 11 yaşımdayken babacığımın lisanından duymuştum. O anlatmış ben cebime koymuştum. Ömrümce de hiç unutmadım.

Şöyleydi o müjdenin hayatıma ışık gibi düşüp fener oluşu: Eskiden ev gezmeleri olurdu. Maaile en cici giysilerimizi giyer, önceden haber verdiğimiz bir aile dostumuzun evine, giderdik.

İtiraf ediyorum, bu ziyaretlerin gitme kısmını değil, dönme kısmına bayılırdım. Çünkü, babacığım muhakkak, çevremizde, bize sıradan gelen herhangi bir şeyi konu alır ve muhteşem hikayeler anlatırdı.

Yine böyle bir bahar gecesi… Gök koyu lacivert. Babacığım işaret parmağını “Lailahe illallah!” diyerek kaldırıp yıldızları işaret ediyor. “Bakın çocuklar (Kardeşim var bir de…) bu yıldızın ismi “Ülker”. 11 yıldızdan oluşan bir takım. Sayalım bakalım.” Sayıyoruz. Babam “beş”, ben ve kardeşim “altı” diyoruz. Gerisi yok. Nerede peki? Hani on birdi!?

Babacığım, kalbimizi sevgi ile doldurursak ancak “yedinci” yıldızı da görebileceğimizi, diğerlerinin dünyamıza çok uzak olduğunu söylüyor.

Milyonlarca yıl mesafe uzaktaymışlar. Ama Peygamberimiz (sas) hepsini görüyormuş. Çünkü O, (sas) dünyadaki ilk insandan, dünyanın son bulacağı zamana kadar gelecek bütün insanlara kadar, hepimizi çok seviyor ve “ümmetim” diyormuş!

Ah, bir de bu isimle, yani “yıldız” ismi ile bir sure varmış. Necm! O surede şöyle diyormuş: Ve-en leyse lil insani illa ma se’a./İnsan için ancak çalıştığı vardır!”

Sonra devam ediyormuş: “Ve enne sa’yehu sevfe yurâ./Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir.”

Ve işte o müjde: “Śumme yuczâhu-lcezâe-l-evfâ./Sonra çalışmasının karşılığı kendisine tastamam verilecektir.” (Necm/39-40-41)

11 yaşın duru hafızasına nakşedilmiş ne güzel bir nasihatmiş o gece misafir dönüşü sohbetlerimiz. Ne güzel bir hayat feneri!

Bir de babacığımın o şefkatli sesi, o saçlarımızda dolaşan elleri ve eğlenceli bir bulmacayı çözer gibi anlatışı ile sadece hafızama değil, kalbime de nakış gibi işlenmiş.

Meğer “Yersiz, yurtsuz, sessiz, soluksuz, sevmekmiş” hayatın zorluklarını aşmanın reçetesi ve hayr için, güzellik ve iyilik için çok çalışmakmış insan olmanın mesuliyeti.

Ne ile meşgul isek zamanın tezgâhında onu dokuduğumuzu unutmamakmış bilinç. Çıkan nakış, kendi eylediğimiz ve kendimizi sevk ettiğimiz yer, durum, konum ile doğrudan bağlantılıymış. Bu idrakten uzaklaşmamakmış iyi insan olmanın, iyi kul olmanın, iyi vatandaş olmanın formülü.