Medeniyetler, önce kütüphanelerinde sessizleşir, sonra meydanlarında gürültüye teslim olur…
Sağlıklı düşünüp doğru karar verebilmenin yollarını gösteren bir, “Mecelle-i Ahkam-ı Adliye”miz vardı bizim.
Adından mülhem içinde hikmet barındırıyor ve mehazını (kaynağını) Kur’an ve hadisten, örften, gelenek ve tecrübelerden, aklın ve mantığın temel kaidelerinden alıyordu.
Aynı zamanda Batı’daki, “Code Civil”e karşılık gelen milli bir hukuk metniydi.
İçinden doğduğu toplumun kodlarıyla uyumluydu ve ona dışarıdan bir copy-paste olarak dayatılmamıştı.
Bu detayı aktarmamın sebebi elbette bir Mecelle tanıtımı değildir.
Yazımı belirli bir fikri, akli zemine, çerçeveye oturtma çabası olarak görülmelidir.
Müslüman bir topluma yazarken ona hatırlatmam gereken temel prensiplerden biri de hevânın yani hiçbir kaynağa dayanmayan, kendi akıllarından çıkardıkları şeylerin ya da daha ileri ifadeyle vehimlerinin bir hukuki dayanak olamayacağıdır.
Zira İslam inancı da hevâyı gayr-ı meşru görmektedir.
Mecelle’nin beşinci maddesini bir külli kaide olarak hatırlatıp, asıl konuma giriş yapayım: “Bir şeyin, bulunduğu hal üzere kalması asıldır.”
Evet, son günlerde gazetemizin de çok büyük bir hassasiyetle manşetlerine taşıdığı ve toplumda çok büyük bir hayal kırıklığı meydana getiren “Ahbap” meselesidir konumuz.
İyilik adına kurulmuş bir derneğin, kötülük ve istismar için çalıştırılması ne kötü bir hal değişikliğidir.
Açıkçası şahsen çok şaşırdığımı söyleyemem; ama ona inanan ve yardım edenler üzerinde çok derin bir sukutuhayal var.
Ahbap, Arapça “habbe” yani sevgi sözcüğünden türemiş bir kelime ve “Sevgiyle konuşmak.” demek.
Yani anlayacağınız bu kadar güzel bir kavramın manasını da yerinden eden, onu bulunduğu halden başka bir hale sokan, haysiyet fukaralığı da var bu meselede.
Ne yazık ki bu asır bizi sadece bir insan ömrüne sığma ihtimali çok düşük afet ve salgınlarla karşılaştırmadı.
Asrın ihanetleri, vurgunları ya da yolsuzluklarıyla da yüzleşiyoruz hep birlikte.
En yüksek değerlerin, sembollerin istismarıyla maskelenen ne çok şey yaşadık, şu son yirmi yılda.
“Zarar kadim olmaz.” Mecelle 7, külli kaidesi ile teselli bulmak zorundayız sanırım.
Lakin farklı farklı organize zararların biri bitmeden diğeri başlarken, bu teselliyi yaşatmak hiç de kolay olmayacak.
Umut simsarlığı bir vaka-i adiye halini alamaz…
İyilik etme duygularının örselendiği yerde mazlumlar ve garipler biçare kalacağı için adaletin kılıcı keskin olmak zorundadır.
İyilik, bir “ahbap-çavuş” ilişkisine kurban verilemeyecek kadar ciddi bir “kul” mesuliyetidir.
Zira insanın dünyadaki en birincil görevi iyilik ve kötülük mücadelesinde, iyilerin safında yer almaktır; “İyiliği emredip, kötülükten menetmek.” vazifesi mucibince.
“Ahbap” denen yapının verdiği zarar sadece maddi olamaz.
Onunla ölçülemeyecek ve hesabı tutulamayacak manevi zararlar vermiştir.
Bir sanatçı olarak toplumun gönlünü ve güvenini kazanıp, onun üzerinden istismar yapmak, bana göre işlenen fiillerin vebalini daha da katmerlendirmektedir.
Zira sıradan bir insanın yapamayacağı istismarın sebebi, kazanılan şöhret çerçevesindedir…
“Âdet muhakkemdir.” Mecelle 36, küllü kaidesi, mahkemelerimizin vereceği kararlar yanında örf ve adetlerin de cezalandırmasına işaret eder…
Bu sefih ahbap-çavuş ilişkisi, milletin vicdanında da çok ağır bir yargılamaya tabidir ve onun cezası çok daha ağır olacaktır…