Geçtiğimiz günlerde güzel bir sözle karşılaştım:
“Üç devle savaşıyoruz: Adaletsizlik, korku ve cehalet”
Bu söz, internette Cervantes’in yazdığı Don Kişot adlı eserine atfediliyor. Aslında Cervantes’in eserinde böyle bir söz yok. Ama kime ait olduğu belli olmasa da üzerinde düşünmeye değer bir söz… Çünkü gerçekten de insanın hayatında mücadele etmesi gereken meseleler bunlar.
Adalet mesela… Haksızlığa uğradığımızda adalet isteriz. Peki karar veren biz olduğumuzda?
İnsanın kendisine sorması gereken en zor sorulardan biri bu. Çünkü başkasının haksızlığını görmek kolay; kendi kararımıza, kendi suskunluğumuza, kendi kesinliğimize aynı dikkatle bakmak zor.
Adaletsizlik, korku ve cehalet… Bu yazıda onlara üç dev diyelim. Her zaman karşımızda durmuyorlar; bazen içimizde birbirlerine yer açıyorlar. Korku bizi susturuyor. Cehalet, yanılabileceğimizi unutturuyor. Adaletsizlik de sorgulamadığımız kararların arasına yerleşiyor.
Adaletin sınavı, yalnızca hakkımızı aradığımız yerde değil; başkasının hakkını teslim etmemiz gereken yerde başlıyor. Söz bizdeyken dinleyebiliyor muyuz? Karar bize bırakıldığında hoşlanmadığımız birini de aynı ölçüyle değerlendirebiliyor muyuz? Bunun için büyük bir makam gerekmiyor. Evde bir anlaşmazlıkta son sözü söylemek ya da arkadaşımızla tartışırken yalnızca kendimizi haklı görmek de küçük bir güç alanı. Ve küçük olması, sorumluluğunu azaltmıyor.
Bu konuda Yüce Kitabımız Kur’an’ın ölçüsü çok açık ve net:
“Ey iman edenler! Allah için adaleti (hakkı) ayakta tutan (hâkimler), adalet timsâli şahitler olun.
Bir kavme duyduğunuz kin sizi adaletten sapmaya sevk etmesin. Âdil davranın, takvâya daha yakın olan da budur. Allah’a karşı takvâlı olun (emirlerine uygun yaşayın). Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Maide, 8)
Demek ki adalet, yalnızca sevdiğimize gösterdiğimiz iyi niyet değil. Bize karşı olanın da hakkını koruyabilmek. Haklı olmakla hak dağıtmak aynı şey değil!
Peki ya doğruyu görüp sustuğumuz anlar…
“Yanlış anlaşılmayayım. Huzurum kaçmasın. Çevrem bozulmasın.” Bu cümleler tanıdık. Korkmak insani; mesele, korkunun bütün kararlarımızı belirlemesine izin vermek. Bir arkadaş ortamında birine haksızlık edildiğinde konuyu geçiştirmek yerine “Bir de onu dinleyelim” diyebiliriz.
İtiraz, bağırmak ya da düşünmeden kendimizi tehlikeye atmak demek değil. Bazen sakin, ölçülü bir cümleyle başlıyor. Peygamber Efendimizin (sav) bu konudaki sözü, hakikatin güç karşısında da değerini koruduğunu hatırlatıyor:
“Cihadın en faziletlisi, zalim bir yöneticinin karşısında söylenen hak sözdür”
Cehalet ise her zaman “Bilmiyorum” demez. Bazen kendinden emin bir “Ben bilirim” cümlesinin arkasına saklanır. Farklı bir görüşü dinlemeden reddettiğimizde, soru sormayı zayıflık saydığımızda, yanılma ihtimalimizi baştan sildiğimizde öğrenmenin kapısını kapatırız. Oysa “Yanılıyor olabilir miyim?” sorusu bizi küçültmez; kararlarımızı daha sağlam bir zemine taşır. Hele o kararlar, başkalarının hayatına dokunuyorsa.
Allah (cc) Kur’an-ı Kerim Nahl Suresi 43. Ayetinde şöyle buyuruyor:
“(Ey Resûlüm!) Senden önce de, ancak kendilerine vahyettiğimiz erkekleri (peygamber olarak) gönderdik. Bilmiyorsanız zikir ehline (Allah’tan korkan, bilgisi ve yaşantısı ile güvenilir kimselere) sorun.”
Bütün bunların sonunda ünvanlarımız değil, davranışlarımız konuşacak.
Bir gün o koltukta başkası oturacak. Evde ya da arkadaş ortamında son sözü söyleyen de her zaman biz olmayacağız. Gücün biçimi değişse de onu nasıl kullandığımızın sorumluluğu bize ait olacak.
Ama birinin hakkını teslim ettiğimiz ya da onu dinlemeden hüküm verdiğimiz anların izi, ünvanımızla birlikte silinmeyecek.
Bu yüzden mesele ne kadar yükseldiğimiz değil; yükselirken adalete ne kadar bağlı kaldığımız. Aynı ölçü, gündelik hayatımızdaki küçük güç alanları için de geçerli.
Bugün kendimize soralım:
Güç bizdeyken adil ve merhametli kalabiliyor muyuz?
İtirazı susturmak yerine dinleyebiliyor muyuz?
Bilmediğimiz yerde soru sorabiliyor muyuz?
Elimizdeki yetkinin bir mülk değil, emanet olduğunu hatırlıyor muyuz?
Üç devle yüzleşmek için uzaklara bakmamız gerekmiyor. Bugün bir karar verirken kendi ölçümüzü sorgulamak, bir itirazı dinlemek ya da yanıldığımızı kabul etmek yeterli bir başlangıç olabilir.
Çünkü asıl soru, güçsüzken neye karşı çıktığımız değil; güç elimizdeyken kim olduğumuz…