İnsan hayatta iki temel gerçekle karşı karşıyadır. Birincisi kendine verilen ve tercih hakkı bulunmayan gerçekler. İkincisi ise kendi tercihi ile verdiği kararlar sonucu ortaya çıkan gerçekler. Verilen gerçeklere kültürümüzde “emanet” denir. Renk, cinsiyet, vücut gibi nimetler size korunmak ve iyi bakılmak üzere verilmiş emanetlerdir. Sağlık sebebi dışında vücut bütünlüğü ile oynamak kültürümüzde ve inancımızda hoş karşılanmamıştır. Meseleye bu pencereden bakınca kendinize zarar vermeyeceğiniz gibi bedeninizin herhangi bir uzvunu beğenmiyorsunuz diye sağınızı-solunuzu, kaşınızı-gözünüzü kestiremez, değiştiremezsiniz.

Maalesef sağlık gerekçeleri dışında “estetik” adı altında büyük bir israf ekonomisi oluşmuştur. Yine maalesef sokakta karşılaştığımız müdahaleli yüzlerin büyük ekseriyetinin çok güzel görünmediğini vurgulamak isterim. Özellikle Allah’ın yarattığı buruna yapılan müdahaleden sonra ortaya çıkan hilkat garibelerine dikkat çekmek isterim.

İnsana verilen en büyük emanet hayat hakkıdır. O nedenle bir insan kendi eliyle hayatına son veremez. İnancımızda intihar suçtur, büyük günahtır. Çünkü bedeni de hayatı da siz kazanmadınız, o nedenle onu hor kullanamazsınız. Onu siz kendi iradenizle bitiremezsiniz. İnancı zayıf olan toplumlarda bu anlayış olmadığından intihar oranları oldukça yüksektir. Ahirette hesap verme inancı, intiharın önündeki engellerden birisidir.

İnsan kendi tercihi dışında başına gelen felaketlerden de sorumlu tutulamaz. Kendi iradesine dayalı olarak bütün tedbirleri aldıktan sonra yaşanan musibetlerden dolayı sorgulanamaz. Tedbirler alındıktan sonra yaşanan deprem, sel ve kasırga gibi tabii afetler imtihan sorusu olmaz. Yaratılış kanunlarına kafa tutanların yaşadıkları acı sonuçlar, kendi elleriyle kendilerini cezalandırmalarıdır. Dere yatağına ev yapanların, depreme dayanıksız bina yapanların tercihleri sonucu yaşadıkları acılar kaderleri değil taammüden işlenmiş suçlardır.

Toprağı, havayı ve suyu kirletenler, kendileri yaşarken görmeseler de çocukları, torunları onların cezasını çekeceklerdir. O nedenle hava, toprak ve su emanetini kullanırken sadece yaşadığımız günleri değil gelecek nesilleri de düşünmeliyiz. Bizim yaptığımız hataların cezalarını torunlarımız neden çeksin?

İnsan iradesiyle tercih ettiği şeylerden sorulur. Günde küçük büyük yüzlerce karar veririz. Bu kararların sonucu bizi bir yere vardırır. Cüzi irademizle verdiğimiz kararlar bizi rezil de vezir de edebilir. Karar alıp yola çıkmak esastır, sonuçlar her zaman istediğiniz gibi olmaz. Külli iradenin tecellisine müdahale etme yetkiniz ve hakkınız yoktur. Bütün sebeplere yapışırsınız, sonuçlar istediğiniz gibi çıkmayabilir. O zaman kahretmek, hayal kırıklıkları yaşamak yerine yeni başlangıçlar yaparak yola devam etmek gerekir. Yoksa size verilen ömür emanetini kötü kullanmış olursunuz. Hem bu dünyada hem de öte dünyada kaybedersiniz.

Kötülük de iyilik de bulaşıcıdır. Kötülüğü tercih edenlerin sayısı artarsa insan ve toplum kötüye, felakete gider. İyililiği tercih edenlerin sayısı artarsa iyilik, yaygınlaşır, toplumu kuşatır ve sonunda “erdemli bir toplum” ortaya çıkar. Erdemli insanların çoğunlukta olduğu toplumlarda huzur olur, refah olur.

İnsanların en büyük sorumluluklarından birisi, kendilerini yönetmek üzere doğru yöneticileri seçmeleridir. Dünyada tarih boyunca büyük felakete sebep olanlar kötü ve zalim yöneticilerdir. Nemrut, Firavun, Stalin, Hitler, Mao, Trump ve Netanyahu gibi kötü yöneticiler ister seçimli, ister seçimsiz olsun inanların tercihleri sonucunda katliam ve soykırım yapmaktadırlar. Taraftar olanlar kadar kötülere ses çıkarmayanlar da sorumludur. Zalimlerin payidar olmaları, mazlumların çokluğu ve çoğunluğun sessizliği üzerine kurulur. En büyük felaketlerden birisi fitne çıkarmaktır. Fitne çıkarmak zalimlerin ekmeğine yağ sürmektir. O yüzden iyileri tercih etmek pasif bir beklemeyi değil aktif bir mücadeleyi gerektirir.