Geçen yüzyılın otuzlu yıllarının sonuydu. Çocuktuk ve yetişkinlerin konuşmalarına kulak kabartıyorduk. Bir gün şer’î ilimler talebesi olan amcamın yanındaydım. Şöyle dediğini çok iyi hatırlıyorum: Âhir zamanda ateşli silahlar işe çalışmaz olacak, insanlar yeniden kılıç ve mızraklarla savaşmaya başlayacaklar, işte o vakit Müslümanlar düşmanlarını yenecekler!
Bu tasavvurun nereden geldiğini çok merak ediyorum. Böyle bir düşünce hâlâ var mıdır acaba?
Müslümanlar hâlâ düşman silahlarının buharlaşacağını ve o silahların ezici ve yakıcı özelliklerini ebediyen yitireceğini hayal etmeye devam ediyor mu? Öyle görünüyor ki bu sorunun cevabı ‘evet’tir. Sadece bu hayallere kapılmakla kalmamış, dahası bu hayalleri evrimleşmiş ve silah sahibi olma kuruntularına dönüşmüştür. Oysa bu silahları icat edenler onları söküp atmaya başladı ve bunları kullanmama kararı aldı. Çünkü bu silahlar ziyadesiyle güçlü hale geldi. Sen bunları düşmanıma karşı kullanıyorum sanırken onlar tüm maddi ve manevi kültür birikimi yanında bütün bir insanlığı yok edebilecek boyutlara ulaştı.
Bu tasavvurları anlayabilmek için, harikulade (olağanüstü) olan ile yasaya bağlı (olağan) arasındaki farkı büyük bir ısrarla ayırt etmeye çabalamalıyız. Zira yasalar bilimin konusu haline geldikten ve net bir şekilde ortaya konduktan sonra ‘harikulade’nin dönemi sona ermiş oldu.
İslam, bilim öncesi çağda doğmuş olmasına rağmen bilim çağını müjdelemiştir. Önceki nebilerin büyük çoğunluğu mucizeler gösteriyor, insanların bir kısmı da bunlara inanıyordu. Kureyşliler de Rasulullah’tan (sas) olağanüstü mucizeler göstermesini, mesela dağları yok etmesini ve akarsuları taşırmasını istemişti. Kur’an-ı Kerim onların bu gibi taleplerini çok açık bir ifadeyle şöyle kaydetmiştir:
“… Şayet elçiyse bize bir belge (mucize) getirsin; öncekilere gönderilen belgelerden olsun.” (Enbiya 21:5). Ancak cevap şöyle gelmiştir:
“Anlaşılır bir şekilde okunan bu Kitab’ı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? İnanıp güvenen bir topluluk için bu bir ikram ve doğru bilgidir. De ki: “Sizinle aramızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde olan her şeyi bilir.” Allah’ı görmezlikten gelerek uydurma olana (bâtıla) inananlar var ya; umduğunu bulamayacak (kaybedecek, zarar edecek) olanlar işte onlardır!” (Ankebut 29:51-52).
Dün gibi hatırlıyorum, (kırklı yıllarda) ilim tahsil etmeye başladığım ilk günlerdi. Musa’nın asâsı kıssasını okuduğumda, keşke öyle bir asâm olsa da ben de (çağımızdaki) firavun ve ekibine gitsem diye düşünmüştüm. Ancak rüşd çağıma ulaşıp aynı soruyu yeniden kendime sorduğumda zihnimde şu cevapla karşılaştım: Muhammed aleyhisselam böyle olağanüstü mucizeler getirmemiştir, onun getirdiği (tek mucize) ellerimizdeki işte bu Kitap’tır.
Bu Kur’an, üstün meziyetleri bitmek bilmeyen bir kitaptır. İlmî bir delil olan ve harikuladeden yasaya geçişi temsil eden bu kitap, insanlığı önceki enbiyanın mucizelerinden “âfak” ve “enfüs” mucizelerine intikal ettirmiştir. Günümüzde uygulamalı bilimler ve maddenin yasalarını inceleyen bilimler şeklinde isimlendirilen âfak ve enfüs (dış âlem ve iç âlem) olaylarının tâbi olduğu yasalar anlaşılabilir, incelenebilir ve yasaları ortaya konabilir türdendir.
Bazı insanlar iç ve dış dünyamızda Allah’ın vazetmiş olduğu yasaları anlamaya çalışmanın imandan çıkaracağı korkusuna kapılmaktadır. Bu tür çabalar içine girenleri de dine inanmayan materyalistler olarak görmektedirler. Ancak ben bu çabalardan sonra zamanla şuurları artan ve tam bir itminana kavuşan insanlar da tanıyorum ve bunların sayısı gitgide artmaktadır. Çünkü dinlerini ilim ve akıl yoluyla da iyice kavramış olmaktadırlar. Dolayısıyla insanların idraklerini olabildiğince genişletmesi ve dinlerini basiret üzere kavramaları, harikulade mucizeler aşamasından varlığın yasasını keşfetme aşamasına intikal etmesi gerekmektedir. İşte o zaman Allah nurunu tamamlamış olacak ve O’nun “Hak Dini” üstün gelecek, tüm dünyaya hâkim olacaktır.
Dünya, her şeye rağmen Allah’ın yasalarına boyun eğmek durumundadır. Zira O’nun varlığa koymuş olduğu yasalara aykırı davranmak envaı çeşit acı ve sıkıntılara yol açar. Dolayısıyla insanlar ister istemez âfak ve enfüs ayetlerine (dış ve iç dünyamızın mucizevi yasalarına) iman etmek zorunda kalacaktır. Böylece hak (doğru ve geçerli) olan apaçık ortaya çıkmış olacaktır. Nitekim bu husus Allah’ın, meleklerin ve adaleti ayakta tutma azmindeki ilim sahiplerinin tanıklığıyla da sabittir.
Çeviri: Fethi Güngör