Hava o gün çok sertti, Tarihler Ankara'nın o keskin, kemikleri donduran 2009 Aralık ayıdır. Seferberlik Tetkik Kurulu binasının yakınlarında, sokak lambalarının titrek ışığı altında duran şüpheli bir araç, bir fırtınanın fitilini ateşler. Hedefte dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç vardır, senaryo ise büyüktür, Bir “suikast hazırlığı”.
Ancak perde arkasında oynanan oyun, sıradan bir adli vakadan çok ötedir. Devletin en mahrem, en gizli kapılarının kilidi kırılmak üzeredir. Aslında 80’li yıllardan başlayarak kripto yapılar ile Yargı ve emniyetin içine sızmış FETÖ mensupları, ellerinde sahte bir kılıfla devletin kalbine doğru yürümektedirler. Asıl amaç Arınç değildir; asıl amaç, o binanın en derinlerinde yatan Kozmik Oda’dır.
Başbakanlığın, istihbaratın Genelkurmay’ın tüm itirazlarına, “Burası devletin hafızasıdır, burada olası herhangi bir savaş durumunda ya da benzeri bir durum olursa direnecek gayrinizami harp planları, gizli sivil kilit personeller yazılı, tüm gizli planlamalar ve projeler var” söylemlerine ve ses yükseltmelerine rağmen hukuku amaçlarına araç eden bu ajanlar durdurulamazlar. Hâkim Kadir Kayan girer o kapıdan içeri. Nereden alıyordu bu gücü? Kimden destek görüyordu? Nasıl oluyorda nihayetinde bir hâkim sallana sallana en ama en gizli kalması gereken yere girebiliyor ve dahası bu cüreti gösterebiliyor? Gösterdi ve devleti kısa süreliğine paralize etti.
20 gün süren gerilim dolu bir kâbus başlamıştı. Günler günleri kovalar, kasalar açılır, tarihin tozlu raflarındaki çok gizli haritalar, gizli kalması gereken stratejik planlar taranır, kopyalanır ve mühürlenir, alınır. Bunların bir kısmı gizli örgüte servis edilir. O günler, Türkiye'nin güvenliğine vurulmuş en büyük darbelerden biridir. Yıllar sonra bu operasyonu yürüten savcıların ve hâkimlerin casusluk suçundan ağır hapis cezalarına çarptırılması, perdenin arkasındaki ihaneti tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer.
Zaman akar. Sosyal medya platformlarında ve çeşitli dijital mecralarda dönemsel olarak dolaşıma sokulan görsellerde karanlık bir iddia dolaşıma sokulur. “Kozmik odaya girildikten sonra yabancı servislere satılan listeler yüzünden 813 gizli personelimiz deşifre edilip şehit edildi!"
Bu acı dolu iddia bir yangın gibi yayılır, dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’a mal edilir. Ancak kameraların karşısına geçen Başbuğ bu iddiayı net bir dille yalanlar. Resmî ve adli kayıtlarda böyle bir yaşanmışlığın olmadığını beyan eder. Genelkurmay Başkanı’nın bu açıklamaları tabii ki devletin önemli seviyesindeki bir görevlinin açıklamasıdır ve önemlidir. Sonuç olarak; şu anki bilgilerimiz ışığında bu rakam, kumpasın yarattığı travmayı körüklemek için üretilmiş dijital bir dezenformasyon harekâtıdır. Film burada bitmez, sadece format değiştirir. Yıl 2026'dır. Artık kapılar balyozlarla kırılmamakta, görünmeyen siber hayaletler devletin damarlarına sızmak için fırsat kollamaktadır.
Bir yandan MASAK veri tabanlarından üst düzey bürokratların mahrem finansal bilgilerini sızdırmaya çalışan dijital şebekeler, diğer yandan ASELSAN ve ROKETSAN gibi millî savunma sanayii kalelerini hedef alan, İHA-SİHA teknolojilerini belirli menfaatler karşılığında yabancı servislere taşıyan modern köstebekler... MİT ve Emniyet'in operasyonları, bu casusluk savaşının kesintisiz sürdüğünü her gün yeniden kanıtlamaktadır. Ancak bu sefer devlet, önleyici çalışmalar ile olayın kısa sürede üstüne gitmiştir. Geçmişte yaşanan bu çirkin süreçten Türk devlet aklı pozitif yönde ders çıkartmış ve bugüne geldiğimizde, stratejik önemli bir hamle olarak yeni ve yeniden süper bir ittifaka imza atmıştır. “Bedir (Dolunay) Mutabakatı”.
Bugün Avrupa'nın dört bir yanında, Paris’ten Berlin’e, Londra’dan Brüksel’e kadar sokaklar âdeta bir barut fıçısını andırıyor. Ekonomik daralmalar, enerji krizleri ve küresel tedarik zincirindeki kopmalar, halkları meydanlara dökerken, protestolar yalnızca ekonomik birer haykırış olarak kalmıyor, aynı zamanda Avrupalı karar alıcıların kapalı kapılar ardında ördüğü güvenlik politikaları, gizli anlaşmalar ve halktan kopuk jeopolitik hamleler, kıtanın orta yerinde derin bir meşruiyet krizini tetikliyor.
Halklar, geleneksel siyasetin artık kendi güvenliklerini koruyamadığını, aksine onları dışarıdaki çatışmaların hedefi haline getirdiğini haykırıyor. Sokaktaki sesleri birleştiren ortak payda çok net, Geleneksel ulus-devlet refleksleri, dijital ve küresel kaos karşısında çatırdıyor. İşte tam da bu küresel sarsıntı ve protestoların Avrupalı başkentleri sarstığı günlerde, jeopolitik eksen Doğu’ya ve Güney’e doğru çok keskin bir hamleyle coğrafyamıza kaydı. Katar’ın başkenti Doha’da, Türkiye, Katar, Pakistan ve Endonezya savunma bakanlıklarının katılımıyla imzalanan “Bedir Mutabakatı İttifakı”, yakın tarihin en büyük savunma sanayii ortaklıklarından biri olarak kayıtlara geçti.
Bu ittifak, dört ülkenin birbirinin kabiliyetlerini tamamlayarak, kusursuz bir stratejik bütünlük oluşturma fikrinden doğdu. Son yıllarda savunma ihracatında devasa bir ivme yakalayan Türkiye’nin ana teknoloji sağlayıcısı olduğu bu yapı, hazır alım modellerini bir kenara iterek ortak Ar-Ge, ortak üretim ve teknoloji transferini esas alıyor. Mekke Savunma Paktı'ndan farklı olarak doğrudan bir ortak askerî müdahale, kolektif savunma maddesi içermeyen, tamamen endüstriyel entegrasyona, tedarik zinciri ortaklığına ve askerî kabiliyetlerin harmanlanmasına odaklanan bu mutabakat, küresel pazarda yeni bir blok yükseldiğinin somut kanıtı niteliğinde.
Ancak Doha'daki masalarda imzalanan bu devasa müttefiklik ağları ve Avrupa sokaklarını inleten protestolar bize tek ve sarsıcı bir gerçekliği hatırlatıyor, modern dünyada tam bağımsızlık, yalnızca demir-çelikten tanklar, insansız hava araçları veya milyar dolarlık mühimmat paketleri üretmekle kazanılmıyor. Geçmişte Kozmik Oda kumpaslarıyla devletin en mahrem hafızasının nasıl yabancı odaklara servis edildiği, bugün ise siber casusluk ağlarının ve veri tabanı sızıntılarının devletlerin damarlarına nasıl sızdığı unutulmamalıdır. Eğer bir ülke, siber vatanını, dijital sırlarını ve yapay zekâ algoritmalarını koruyacak modern hukuki ve teknolojik surlar inşa edemezse, en gelişmiş uçaklar da en güçlü ittifaklar da birer zafiyet alanına dönüşmeye mahkûmdur.
Unutmayalım; hafızasını, verisini ve stratejik akıl odalarını koruyamayan devletler, kendi geleceğini kurgulayamazlar, yazamazlar, başkalarının yazıp sahneye koyduğu jeopolitik, ekonomik, sosyolojik senaryolarda sadece birer figüran olurlar.