2010…

Kapılar kırıldı.

Evler basıldı.

İnsanlar alındı.

Önce bir kelime dolaşıma sokuldu: “Tahşiye.”

Sonra o kelime suç oldu.

Sonra o suç manşet oldu.

Sonra o manşet operasyon oldu.

Fethullah Gülen çıktı, konuştu…

“Tehlike” dedi.

İşaret etti.

Hedef gösterdi.

Ardından ekranlar devreye girdi.

Tek Türkiye…

Senaryo yazıldı.

Kurguda “terör” vardı.

Gerçekte ise insanlar vardı.

Gazeteler sahne aldı.

Zaman yazdı…

Bugün yazdı…

Manşetler atıldı.

İddialar sıralandı.

Hüküm verildi.

Sonra…

Sabahın köründe polis geldi.

Aramalar yapıldı.

Gözaltılar başladı.

Delil mi?

Sonradan bulundu.

İhbar mı?

Sonradan üretildi.

Ben o günlerde şunu gördüm:

Bu iş normal değil.

Malatyalı olmam hasebiyle…

Meclisteki milletvekillerine gittim.

Anlattım.

İzah ettim.

İnanamadılar.

Çünkü mesele büyüktü.

Çünkü kurgu derindi.

Çünkü perde kalındı.

Sonra…

Allah rahmet eylesin…

Şaban Taçyıldız.

Dosyayı önüne koydum.

Belgeleri gösterdim.

İsimleri anlattım.

O ise meseleyi ciddiye aldı.

Ve beni bir gazeteciye yönlendirdi.

Sevilay Yılman.

(O günlerde soyadı Yüksel’di.)

Anlattım.

Dinledi.

Sordu.

Ve beni başka bir isme yönlendirdi:

Nazif Karaman.

Ama oraya gelene kadar…

Bir kapı daha çaldım:

Yenişafak.

Haber yapılacaktı.

Hazırlık vardı.

Ama…

Bir anda durdu.

Neden?

Kim durdurdu?

Nasıl durdu?

Cevap yok.

Ama sonuç ortada.

Sonra…

Nazif Karaman’la birlikte metin hazırlandı.

Belgeler işlendi.

Dosya kuruldu.

Ve bir gün…

Haber çıktı.

Önce bir yerde…

Sonra her yerde.

Sabah…

Takvim…

Star…

Akşam…

Habertürk…

Yenişafak…

Hepsi aldı.

Hepsi yazdı.

Çünkü artık saklanamıyordu.

Bu yüzden bu dosyanın üzerindeyim.

Çünkü burada sadece bir operasyon yok.

Burada bir yöntem var.

Önce konuşma…

Sonra medya…

Sonra algı…

Sonra operasyon…

Sıra sıra.

Planlı.

Programlı.

Ve bedel?

Masum insanlar.

Ben bunu gördüm.

Ben bunu anlattım.

Ben bunu yazdım.

Bugün dönüp bakıyoruz…

O gün “tehlike” denilenler…

Bugün beraat etmiş.

O gün “örgüt” denilenler…

Bugün dosyası çökmüş.

Ama o günün manşetleri hâlâ duruyor.

İşte bu yüzden yazıyorum.

Çünkü bazı şeyler unutulursa…

Aynı senaryo yeniden sahnelenir.

Ve bazı kelimeler vardır…

Bir gün söylenir…

Yıllarca insanları taşır.

Tahşiye…

Bir kelimeydi.

Sonra…

Bir operasyon oldu.

USULDEN BOZULDU DİYE AKLANDIK SANIYORLAR

Yargıtay bozdu.

Ama neyi bozdu?

Suçu mu?

Hayır.

Kararı mı?

Evet.

Neden?

Savunma yok.

Son söz yok.

Usul yok.

Dosya aynı dosya.

İddia aynı iddia.

Suçlama aynı suçlama.

Değişen ne?

Yargılama şekli.

Ama bakıyorsun…

Sosyal medyada bayram.

“Aklandık” diyorlar.

“Bitti” diyorlar.

“Temiziz” diyorlar.

Yok öyle bir şey.

Usulden bozma beraat değildir.

Usul hatası temize çıkma değildir.

Eksik yargılama, suçun yok olduğu anlamına gelmez.

Yargıtay ne dedi?

“Bu dava böyle görülmez” dedi.

Ne demedi?

“Bu insanlar suçsuz” demedi.

İşte bütün mesele bu.

Bir cümleyi alıyorlar…

Büyütüyorlar…

Eğiyorlar…

Büküyorlar…

Ve ortaya başka bir anlam çıkarıyorlar.

Algı böyle kuruluyor.

Dün manşetle operasyon…

Bugün tweetle aklama.

Dün ekranlardan hedef gösterme…

Bugün sosyal medyada mağduriyet.

Aynı yöntem.

Aynı refleks.

Aynı akıl.

Tahşiye dosyası bu yüzden önemli.

Çünkü burada sadece bir dava yok.

Bir model var.

Önce isim koy.

Sonra suçla.

Sonra manşet at.

Sonra operasyon yap.

Yıllar geçince?

“Yanlış anlaşılmışız” de.

“Bizi akladılar” de.

“Temiz çıktık” de.

Oysa ortada olan şu:

Dosya kapanmadı.

Hüküm tartışması bitmedi.

Sadece yöntem tartışıldı.

Ama o çöküşü bile fırsata çeviriyorlar.

Çünkü mesele hukuk değil.

Mesele algı.

Ve algı yönetimi…

Gerçeğin önüne geçtiği anda…

Aynı hikâye yeniden yazılır.

Bu yüzden yazıyorum.

Bu yüzden altını çiziyorum.

Bu yüzden tekrar ediyorum:

Usulden bozulan karar, beraat değildir.

Bunu bilmeden konuşan çok.

Bunu bilip çarpıtan daha çok.

Aradaki fark?

Niyet.

DÜN FETHULLAH… BUGÜN AYNI DİL

Dün kim konuşuyordu?

Fethullah.

Bugün kim konuşuyor?

Değişen sadece konuşan.

Dün kime söylüyordu?

Molla Muhammed Doğan’a.

Bugün kime söyleniyor?

Yine aynı zata.

Ne değişti?

İsimler.

Yüzler.

Hesaplar.

Peki ya dil?

Değişmedi.

“Mehdi” diyorlar.

“Temsilci” diyorlar.

“Şunu dedi” diyorlar.

“Bunu söyledi” diyorlar.

Dur.

Bir daha bak.

Aynı cümle.

Aynı itham.

Aynı ezber.

Dün bir merkezden çıkıyordu.

Bugün?

Risale-i Nur okuyucuları arasına sızmış bir avane diliyle yayılıyor.

Evet.

Sızmış.

Yayılmış.

Yerleşmiş.

Dışarıdan değil gibi.

İçeriden gibi.

Ama değil.

Dün manşetti.

Bugün tweet.

Dün gazete.

Bugün hesap.

Ama cümle?

Aynı.

Temcit pilavı gibi…

Isıtılıyor.

Servis ediliyor.

Tekrar servis ediliyor.

Bir yazıyor…

On paylaşıyor…

Yüz tekrar ediyor…

Kopya.

Yansıma.

Çoğalma.

Risale-i Nur okuyucuları içinde dolaşıyor.

Risale-i Nur okuyucuları arasında büyüyor.

Risale-i Nur okuyucuları içinde yankılanıyor.

Peki bu dil kimin?

İçeriden gibi.

Ama kökü dışarıda.

Yakın gibi.

Ama kaynağı başka.

Tanıdık gibi.

Ama sahibi farklı.

İşte mesele bu.

Bir söz…

Yüz kere söylenince…

Gerçek olmaz.

Delil olmaz.

İspat olmaz.

Ama ezber olur.

Ezber fikir anılır.

Tekrar delil sanılır.

Dün Fethullah söylüyordu.

Bugün?

Aynı söz, farklı ağız.

Dün hedef belliydi.

Bugün de belli.

Dün Molla Muhammed Doğan’dı.

Bugün de Molla Muhammed Doğan.

Değişen yok.

Sadece…

Söyleyen değişmiş.

Selam ve dua ile

Fiemanillah