Bazı durumlarda iyi-kötü, yanlış-doğru arasındaki çizgi o kadar incelir ki fark edilemez hale gelir. Çizginin ötesine geçenler, onu ihlal ettiklerini belirli bir zaman sonra fark ederler ya da hiçbir zaman fark edemezler. “Güçlü”lerin, gücünü kullanırken yaşadığı durum da, işte bu türden bir sınır barındırır.
Güç, kullanıldığı ele göre adaleti de yayabilir, zulmü de. Güç ile zehirlenen, çizginin ötesine geçerek tamamen zulme kayanlar için sınırların anlamı elbette yoktur. Hakkı olmayana göz dikmenin, aç gözlülüğün bir sonucu olarak; “Bütün dünya benim olmalı, bana hizmet etmeli.” diyen nice zalimler gördü insanlık.
Adeta, “Açlığın midenizden daha büyük olduğunu anlamıyor musunuz?” diyen Seneca’yı duymuş ve bu sözün tesiriyle de aç kalma korkusuna kapılmış olan zalimler, her şeyi yutma yarışına girmiş gibiler.
İhtiyacından çok daha fazlasına sahip olan, güçlü ama “zalim” insanlar, belirli bir noktadan sonra kendilerine verilen her şeyi inkâr ederek, güçlerini adeta “tapılacak güç” olarak görmeye başladılar; bu, kapitalizmin “‘tanrı’dan rol çalma” hareketinden başka nedir ki.
Eski çağlarda “Firavunlar ve Şeddadlar” vardı; “kendi gücüne tapan”. Çağımızda da kendi gücüne tapan büyük sermaye odakları var. Kendi inanışlarını, ritüellerini, uydurma dinlerine ait motiflerini ve yaşam tarzlarını bütün dünyaya enjekte ederek, sinsice büyüyorlar maalesef. Belirli bir mesafe aldıklarını ve belirli bir başarı sağladıklarını da itiraf etmek gerekir yine maalesef.
Bu “dev” sermaye odakları adeta kendilerince; “Yaratıcıyı devre dışı bırakarak” yeni bir paradigma yaymaya çalışıyorlar. Dünyayı “tek tipli bir yaşam yeri” haline getirmek isteyen bu sermaye odakları, var olan bütün değerleri darmadağın ederek “yeni bir şey” ortaya çıkarıyorlar. Başarılı olmalarının önündeki en büyük engel ise “farlılıklar” olduğu için, öncelikle bunun yok edilmesine çabalıyorlar.
“Yok” olan sadece bizim inançlarımıza ait olanlar değil elbette. Onlara göre farklı olarak “var” olan bütün dinler ve inançlar aynı tehdidin altındadır. Fakat bizler öncelikle kendi değerlerimiz ve inançlarımızdan sorumluyuz.
Nietzsche’nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” adlı kitabında bir cümle vardır, havarilere seslenen “Eğer tanrı diye bir şey olsaydı ben size tanrı olduğumu iddia etmez miydim?” diye. Evet, bahsettiğim anlayış, bunun bir adım ötesine geçmiş ve -hâşâ- sanki tanrılığını ilan etmiştir.
Yeryüzünde yaşanan zulümlerin de işte bu “hak” ihlalinden ve sinsice ilan edilmiş bu bâtıl, “tanrılık gücü”nden, iddiasından bağımsız olmadığını düşünüyorum.
Yazdıklarıma “komplo teorisi” olarak bakanları, biraz etraflarına dönerek bakmaya davet ediyorum. O zaman göreceklerdir, bahsettiğim sermaye odakları tarafından ne kadar kuşatıldıklarını ve ne kadar “tek tip”leştirildiklerini.
Aşırı gücün beşerdeki en zayıf noktası: “Tanrılaşma arzusu”dur. Zulümle merhamet, yaratılmışlık ile yaratma kudreti arasındaki o hassas çizgi, kılı kırk yarmayı gerektiren bir sınırdır. Allah karşılıksız olarak, verdikçe veren, güçle zalimleşmiş ve “tanrı” iddiasında olan insan ise hiçbir şey vermeden aldıkça alandır; kıyası bile olamayacak bir konu olarak. Zalimi süpürecek olan da bu işte bu sırrın kendisidir.
Büyüdükçe küçülmeyi bilen, ruhu yüceldikçe nefsi cüceleşen, yaratılan olduğunu unutmayan, erdemli bir insan ve insanlık temennisiyle…
Ey ruhu büyük, nefsi cüce insan! Huzur sendedir; vesselam…