Bir insan, zalim olmadan da zulmün parçası olabilir mi?

Sinema bazen bize kahramanların hikâyesini anlatır, bazen de kahraman olmayı reddeden insanların.. Bu hafta vizyona giren Devrinin Adamı, ikinci gruba ait bir hikâye. Yönetmen Emmanuel Marre, İkinci Dünya Savaşı’nın karanlık yıllarına dönerek insanlık tarihinin en rahatsız edici sorularından birini gündeme taşıyor: Bir insan, nasıl olur da kendi iradesiyle kötülüğün hizmetine girer?

Filmin merkezinde Henri Marre var. Swann Arlaud’un canlandırdığı bu karakter, Fransa’nın Nazi işgali yıllarında kurulan Vichy rejimine hizmet etmeyi seçen sıradan bir adam. Ne büyük bir askerî komutan ne de tarihin akışını değiştirecek bir siyasetçi. Sadece yaşadığı dönemin şartlarına uyum sağlayan, kendisine bir yer açmaya çalışan bir insan.

1940 yılında Fransa, Nazi Almanyası karşısında yenilgiye uğradı. Mareşal Philippe Pétain liderliğinde kurulan Vichy yönetimi, Almanlarla iş birliğine gitti. Üstelik bu iş birliği yalnızca askerî ve siyasi alanlarla sınırlı kalmadı. Yahudilere yönelik ayrımcı yasalar çıkarıldı, insanlar fişlendi, tutuklandı ve toplama kamplarına gönderildi. Bütün bunlar yaşanırken milyonlarca Fransız gündelik hayatına devam ediyordu. Kötülük yalnızca üniforma giymiş adamların eliyle değil, sıradan insanların sessizliği ve iş birliğiyle de büyüyordu.

Siyaset felsefecisi Hannah Arendt, 1963 yılında yayımladığı Eichmann in Jerusalem kitabında bu meseleyi meşhur bir kavramla açıklamıştı: Kötülüğün sıradanlığı. Arendt’in Nazi savaş suçlusu Adolf Eichmann’ın yargılanmasını izlerken dikkat çektiği mesele, büyük suçların her zaman şeytani kişilikler tarafından işlenmediğiydi. Bazen düşünmeyi, sorgulamayı ve ahlaki sorumluluk üstlenmeyi bırakan insanlar da korkunç suçların parçası olabiliyordu.

Devrinin Adamı tam da bu düşünce üzerinden okunabilecek bir film. Bana kalırsa hikâyenin en önemli tarafı, kötülüğü uzak ve yabancı bir dünyaya aitmiş gibi göstermemesi. Çünkü sinemada Nazi subaylarını, diktatörleri ve işkencecileri izlemek kolaydır. Onların kötü insanlar olduğunu biliriz. Asıl zor olan, kendimize benzeyen sıradan bir insanın yanlış tercihlerine bakabilmektir.

Burada yönetmen açısından önemli bir tehlike de bulunuyor. Sıradan insanın kötülüğe katılmasını anlatırken, onun sorumluluğunu tarihsel şartların arkasına gizlemek.. Oysa baskıcı bir rejimde yaşamakla o rejime gönüllü olarak hizmet etmek aynı şey değildir. Bir insanın korkması anlaşılabilir, fakat kişisel çıkarları için zulmün mekanizmasına katılması başka bir ahlaki meseledir.

Bugün dünyanın farklı coğrafyalarında yaşananlara baktığımızda bu hikâyenin yalnızca 1940’ların Fransası’na ait olmadığını da görüyoruz. Baskıcı yönetimlerin, savaşların ve büyük insanlık suçlarının arkasında her zaman yalnızca birkaç güçlü adam bulunmuyor. Onlara hizmet eden, emirlerini yerine getiren, yanlışları görmezden gelen binlerce insan da bulunuyor.

İşte bu nedenle Devrinin Adamı, tarihî bir dram olmanın ötesinde, bugünün insanına yöneltilmiş ahlaki bir sorgulama olarak önem kazanıyor. Çünkü tarihin en büyük felaketleri yalnızca kötülüğü isteyenlerin eseri değildir. Bazen iyiliğin yanında durmaya cesaret edemeyenlerin de eseridir.

Kötülüğün kazanması için herkesin kötü olması gerekmez. Yeterince insanın kötülüğe alışması yeterlidir.