30 Aralık Salı günü Yeni Şafak gazetesinde, Bülent Turan imzalı “Çizgimiz kalemizdir” başlıklı bir yazı yayınlandı. Bülent Turan, AK Parti’de uzun yıllar siyaset yapmış, Grup Başkan Vekilliği gibi önemli görevlerde bulunmuş bir siyasetçi. Halihazırda İçişleri Bakan Yardımcısı. Turan, söz konusu yazısında birtakım rahatsızlıklarını dile getiriyor.
1.
Turan’ın yüksek bir makamda aktif görev yapıyor olması, bu yazıyı yazmasına elbette engel değil. Ancak makam sahiplerinin bu türden sözlerinin menzilinin kısa olduğunu söylemeye gerek yok. Çünkü bu çıkışların, bir özel mesaj olup olmadığı, söyleyenin iyi niyetinden bağımsız olarak, ister istemez tartışılır. Açıkçası; bu türden uyarıların, literal anlamlarıyla gündeme gelmeleri her zaman mümkün olmayabilir.
2.
Siyasi oluşumların etrafında, düşünen, sorgulayan ekiplerin olması gerekir. İçerde veya dışarda, organik ya da değil, entelektüellerden ve entelektüel gruplarından söz ediyorum. Siyasi bir kurumun ve pratiğin çevresi, ancak böyle tahkim edilebilir.
Görev/sorumluluk paylaşımında, onların payına, düşünmek, araştırmak, takip etmek, karşılaştırmak, analiz etmek düşmüştür.
Onlar, kendi alanlarında ne kadar yetkin olurlarsa olsunlar, oradan siyasete atlamaya heveslenmezler. Düşüncelerinin ağırlığı, sözlerinin kıymeti de buradan gelir.
3.
Amacım Turan’ın yazdıklarını doğrulamak ya da yanlışlamak da değil. Zaten sorun, doğru-yanlış sorunu da değil.
Anlamak/anlatmak, zihni o alana taşımakla başlayan, bir uzun yolculuktur. Derinlemesine kazı yapmakla, sürekli takip etmekle, bulduklarını uç uca eklemekle, test etmekle, değişimi görmekle ve gereğini yapmakla devam eder ve hiç bitmez. Odaklanmayı ve çalışmayı gerektirir.
Bu bakımdan anlamak ve anlatmak, bir nokta faaliyet olamaz. En doğru ve en haklı cümleleri peş peşe sıralamak da değildir. Bir tespitin mutlaka öncesinin ve sonrasının olması, sebeplerinin ve sonuçlarının sorgulanması gerekir.
4.
Turan, ‘yeni bir sınanma’ ile karşı karşıya olunduğunu söylüyor. Doğrudur. Ancak fazlası var. Sınanma hiç kesintiye uğramadan akan bir süreçtir. Her an vardır. Aradan bir dönemi ya da bir nesli çekip onu temize çıkarmak, günümüzü ya da günümüz neslinin bir yanını öne çıkarıp hedefe koymak, bizi doğru sonuçlara götürmez.
Değişim esastır. Değişmeyen bu kural, eskiye ya da yeniye, peşinen ‘olumluluk’ ya da ‘olumsuzluk’ payesi vermez.
Ahlak dışı, etik dışı olanı eleştirmek, ona dikkat çekmek için, eski/yeni, bizim nesil/yeni nesil ayrımı yapmak gerekmez. ‘Biz’i daraltarak söylediğinizde sınırlar bulanıklaşır ve ötekileştirici etkisinden ‘bütün yapı’ olumsuz etkilenir.
5.
‘Has evlatlar ve diğeri’, ‘dünküler ve bugünküler’ ayrımı ne teorik olarak imkanlıdır, ne de pratikte geçerlidir. Siyasetin külfetine katlananlar ve siyasetin nimetine konanlar ayrımında çizgiyi tam nereye çekeceksiniz? Ve kim çekecek?
‘Asrın idrakini anlamak’ ve ‘asrın idrakine söyletmek’… Asıl ağır görev, belki de en temel görev özellikle budur.
6.
Sosyolojinin ve siyasetin her anlamdaki değişimini, bu büyük harman oluşu tartışmak yeterince zor. Büyük cümleler kurarak, bu zorluğun etrafından dolaşamayız.
‘Truva atı’ metaforu geniş yorum imkanları sunsa da, son tahlilde bir savaş taktiğidir. Sosyoloji ve siyaset için aydınlatıcılığı sınırlıdır.
‘Parazit’ benzetmesi için bunları bile söyleyemeyiz. Dilin bu derece keskinleşmesi, izah etmekten çok meydan okuma, anlatmaktan çok suçlama işlevi görür ve olsa olsa bir manifesto metninde kullanılır.
7.
Özü kaybetmemek, ahlak, etik ve istikamet hatırlatmasına gelince; diyecek neyimiz olabilir. Tüm zamanlar, tüm nesiller ve makamı olan ya da olmayan herkes için geçerlidir, gereklidir ve kıymetlidir. Hafife alınamaz. Dikkatle değerlendirmek, muhatap olan herkes için bir ödevdir.