Balkanlar, çocukluğumdan bu yana hep ilgi hep merak duyduğum bir bölge olmuştur. Bir Balkan göçmeni değilim ancak, o bölgede kendimi bulmuşumdur. Ortaokul yıllarında Yazuz Bülent Bakiler’in “Üsküp’ten Kosova’ya’’ adlı kitabı, Üsküplü Yahya Kemal’in, İpekli Mehmet Akif’in şiirleriyle ve ardından üniversite yıllarımda burs aldığım İstanbul Fetih Derneği’nin de kurucusu rahmetli Ekrem Hakkı Ayverdi’nin eserleriyle oluşan Balkanlar’a ilgim, “Balkanlar’ın babası” dediğimiz Ömer Güzelyazıcı ağabeyimle devam etti ve ardından son 5 yılımı geçirdiğim Saraybosna’da, kendimi tam bir Balkanlı hissetmeye başlamamla birlikte zirve yaptı.

Gün geldi kendimi Balkan coğrafyasının zümrüt yeşili vadilerinin, kıvrım kıvrım akan nehirlerinin üzerindeki keskin virajlı, tek şeritli dağ yollarında, mehter müziği eşliğindeki yolculuklarımda, Yahya Kemal’in “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik’’ diye tabir ettiği Akıncı; gün geldi Ivo Andriç’in “Drina Köprüsü’’nde Kapiya üzerine dizilmiş gençlerin ellerindeki gazeteden Balkan Harbi sonrası Osmanlı’nın kaybettiği Üsküp’ü, Prizren’i, Selanik’i saydıkça umutları tükenen ve “vah vah…” diyen yaşlı Boşnaklar gibi hissetmişimdir.

Doğu Makedonya’nın dağ köylerinde yaşayan Yörük Türk çocuklara, “sarı ve kırmızı” renklerden oluşan ülkelerinin bayrağının ne olduğunu sorduğumda “Galatasaray bayrağı’’ diye aldığım cevap karşısında bir Fenerbahçeli olarak tebessümümü ve onlara muhabbetimi gizleyememişimdir…

Saraybosna’nın o kendine özgü ayrı bir manevi havasının olduğu Sinanova Tekkesi’nde, Türkçe bilmeyen Şeyh Sead Efendi’nin, “Ordularım muzaffer ola, kılıçlar keskin ola, bol feth-i fütûhatlar kerem-i inâyet ola…’’ duasına amin deyişimle birlikte, bu coğrafyadan binlerce kilometre ötede Erzurum’da benzer zikir halkasında ne bir eksik ne bir fazla olan aynı duaya “amin” dediğim çocukluğumu hatırlamışımdır.

Saraybosna’nın tarihi Başçarşısı’nda gezerken Üsküp’ü, Prizren’deyken Sancak Novi Pazar’da olduğumuı hissetmişim, İşkodra Kalesi’nde Travnik’in silueti, gözümün önüne gelmiş, tarihi Berat’ın Arnavut kaldırımı sokaklarında, aniden Safranbolu’nun herhangi bir konağına girer gibi olmuşum ve bu şehirlerin Anadolu’nun öz mayasıyla yoğrulduğuna şehadet etmişimdir.

Başçarşı olmadan Saraybosna, tarihi köprüsüz Mostar, Kale Megdansız bir Belgrad, Alaca Cami ve Harabati Baba Tekkesi olmadan Kalkandelen’in bir anlam ifade etmeyeceği tezini savunmuşumdur.

Medeniyetimizin birer gerdanlık gibi nişanesini taşıyan, yemyeşil tabiatın ortasında, berrak nehirlerin kenarında ruhumuzu dinginleştiren bu şehirler, damağımızda bir “BAL” tadı bırakıyor. Ancak uzak ve yakın tarihte tanık olduğumuz acıların, katliamların, ihanetlerin “KAN” lekesi ise hep yeni kurbanlarla besleniyor ve bir türlü yok olup gitmiyor.

Balkan Harbi’nde medeniyetimizin şehirleri bir bir elimizden çıkmışken, Hasan Rıza Paşa, İşkodra’yı bir türlü düşmana teslim etmemiş, savunmuştu. Ancak 102 yıl önce bugünleri aratmayan ocak ayının soğuğunda ihanet kurşunuyla sırtından vurulmuştu. Suikasti savaştığı Sırp ve Karadağlılar değil çıkarları, menfaatleri ve koltukları uğruna halkını ve ülkelerini ateşe atmaktan çekinmeyenler, ah almanın ne olduğunu bilmeyenler yapmıştı. Hasan Rıza Paşa şehit düşmüş, İşkodra ise düşmana teslim edilmişti… Drim Irmağı’nın kenarındaki İşkodra’nın Kastamonulu kahraman paşasının hüzünlü şehadetinin hikayesinde, ansızın Meşa Selimoviç’in “Ölüm ve Derviş” romanının baş kahramanı Ahmed Nureddin’i hatırladım. Ekek kardeşinin suçsuz yere tutuklanıp idam edilmesi sonrası Ahmed Nureddin’in ruh dünyasındaki hali…