Siyaset yapmak, meselelere siyasi pencereden yaklaşmak, olayları ve insanları anlamak açısından önemli bir meziyettir. Ancak her olayı siyasallaştırarak değerlendirmek insanın basiretini bağlar, ufkunu daraltır.  Aklıselimini kaybeden taraftar “at gözlüğü” takarak gerçeklerden uzaklaşır, “öküzün altında buzağı aramaya başlar.”  Maalesef son birkaç yıldır 2000 öncesinde bıraktığımız “siyasallaşma” hastalığımız depreşti. Depreşmek ne kelime “kronik” hastalığa dönüştü.  Bilmiyorum bu durama gelmemizde korona virüsünün ne kadar katkısı var. Korona virüsün siyasal davranışlarımıza etkileri üzerine araştırmalara ihtiyaç var.

Aşırı siyasallaşma, fanatikleşmeyi beraberinde getirerek sosyal yıkıma sebep oluyor.  Kendi taraftarlarının yaptıklarında hep “hikmet” arayan, karşı tarafın yaptığı iyiliği bile bir çıkara bağlayan tuhaf bir zihin hali toplumu perişan ediyor.  Siyaset, toplumu idare etme sanatı olmaktan çıkıyor, “parti” bölme ideolojisine dönüşüyor.  Her parti, beyin yıkama yöntemiyle taraftarını “mankurtlaştırma” ameliyesine tabi tutuyor. Bu durum parti yöneticilerinin hoşuna giden bir haldir. Çünkü zihnen teslim olmuş kitleler kolay sevk ve idare edilirler.

2023’ün Haziran ayında yapılacak seçim için 2020 yılından başlayarak ağır kampanyalar yapmak, toplumu yorduğu gibi siyasetçilere olan güveni de sarsmaktadır. Sözün değeri düşmekte, söylemler anlamını yitirmektedir.  Aşırı propaganda toplumu içe kapanmaya sevk etmektedir. İçe kapanan insanlar, geleceğe dair umutlarını yitirmektedir.

Türkiye’de siyaset yapmak zor iştir. Batılı anlamda sınıfçı bir millet olmadığımız için onu farklı katmanlara bölerek yönetmenin her zaman başarılı olması beklenemez. Köklü tarihî birikime, derin bir milli ve manevi değerlere sahip milletimizi bu çizginin dışına çıkarmak için çaba sarf edenler hep hüsrana uğramışlardır.  Toplum mühendisliği ile üretilen “deli gömleklerini” millet bir şekilde tarihin çöplüğüne gömmüştür.

Siyaseten bu topluma yapılacak en büyük kötülük, “kurtların kuzu postuna bürünerek” seçilmeleri için çaba harcamaktır. Toplumun tarihiyle, değerleriyle, ahlakıyla savaşacaksın sonra da sureti haktan görünerek iktidar olacaksın. Kurt kuzu postuna bürünse de yine kurttur, vahşilik ve hainlikten asla vazgeçmeyecektir.

Toplumun değerleriyle çatışmış,  fırsat buldukça onu aşağılamaktan vazgeçmemiş konjonktür “sinsilerine” dikkat edelim.  Onlara inanan “saflara”, hırsları ve kinleri nedeniyle akıl tutulması yaşayanlara fırsat vermeyelim.  

Son yaşadığımız “aşırı siyasallaşma”,  2000 öncesi Türkiye’nin hastalığı olsa da o dönemden hatta 70’li yıllardan kalma önemli bir özelliği vardır. O da “her şeye karşı” olmaktan asla vazgeçmeyen köşe bekçilerinin olmasıdır.  Onlar için yıkım, felaket, kan ve gözyaşı mutluluk sebebidir. İyilikten, iş yapmaktan, yapılan iyi işlere teşekkür etmekten asla hazzetmezler.  Onların “konforunu” bozacak her davranışın kökü kazınmalıdır. Bu hastalıklı ruh halini başta siyaset olmak üzere, basında ve bürokrasi de görebilirsiniz.

Bu “toplum cellâtlarına” geçit vermemek, iyilerin ve iyiliklerin çoğalması için her cephede mücadeleyi elden bırakmamak gerekir.  Bu manada siyaset asla boş bırakılmaması gereken alanların başında gelmektedir. Daha huzurlu bir gelecek için toplum ahlaklılarını, kalitelilerini, tecrübelilerini öne çıkarmalıdır.