Amerikan siyasetinde ara seçimlerin iktidar partisini cezalandırması neredeyse bir doğa yasası gibidir.
Ancak 3 Kasım’da yaşanan, olağan bir “ara seçim düzeltmesi” değil, açık bir yargılamaydı: Demokratlar yedi Senato koltuğu, yaklaşık otuz Meclis bölgesi, beş valilik ve on iki kadar eyalet meclisi kazandı.
Bu ölçeği yalnızca yapısal döngüyle açıklamak analitik bir tembellik olur.
Yenilginin asıl açıklaması, Hürmüz Boğazı’nda ve o boğazı yöneten karar odasında yatıyor.
Önce stratejinin kendisini ele almak gerekiyor.
Dolayısıyla şubatta İsrail ile başlatılan savaş seçmen nezdinde akredite olamadı demek gerekiyor.
Sonrasındaki temel sorun, Hürmüz’deki aksamanın ardından yükselen yakıt ve gündelik fiyatlardı.
Washington, hızlı ve zaferle biten bir savaşın seçmenin benzin kaygısını bastıracağına inanarak bir bahis oynadı; küresel köyün kumarhanecisi gibi.
Oysa bu, klasik bir “kısa savaş yanılsaması”ydı: Seçim arifesinde galon fiyatı bazı bölgelerde 6 dolarlara kadar çıktı.
Yanlış stratejinin abluka ile istikrar kazanması aylarca sürmüştü ve bu da Trump için bir siyasi yıpranma demekti.
Elbette itiraz edilebilir ama hayat pahalılığı Hürmüz’den önce de gündemdeydi ve seçmen savaştan önce de yönetimin bu konudaki performansına zaten şüpheyle bakıyordu.
Ancak bu tespit tezi zayıflatmaz aksine güçlendirir.
Savaş, var olan bir kırılganlığı meydana getirmedi; onu derinleştirdi ve ona bir boyut kazandırdı.
Ekonomik oy literatürünün gösterdiği gibi, seçmen enflasyonu ancak bir aktöre atfedebildiğinde cezalandırır.
Savaş kabinesi, kırılgan bir zemine kolayca okunabilir bir nedensellik zinciri ekledi: savaş, boğaz, pompa, sandık.
Peki hata neden zamanında düzeltilmedi?
Irving Janis’in Domuzlar Körfezi fiyaskosu üzerinden kavramsallaştırdığı groupthink¹ burada belirleyici bir çerçeve sunar.
Yenilmezlik yanılsaması, muhalefetin öz-sansürü ve liderin etrafında “zihin bekçileri”nin oluşması, bu kabinede bir ders kitabı berraklığında görülüyordu zaten.
Bakanlar uzmanlığı değil sadakati, ihtiyatı değil cesareti ödüllendiren bir şövalyelik etiğiyle hareket etti.
Zira tarihsel olarak şövalyelikte bu etikte geri adım onursuzluk, maliyet hesabı korkaklık sayılır.
Retorikleri ve davranışları da bu ruhu açık olarak yansıtıyordu.
Trump, İran yenildikten sonra Hürmüz’ü ABD toprağı ilan edeceğini söyledi; müzakereler tıkandığında ise ara seçimleri umursamadığını beyan etti.
Oysa uyarılar mevcuttu: Raporlara göre üst düzey bir komutan, Boğaz’ın seçimlerden önce açılamayacağını ve bunun seçimi belirleyebileceğini dile getirmişti.
Grup düşüncesinin trajedisi şudur: Muhalif ses yok değildir ama karar odasına nüfuz edemez.
Fearon’un “seyirci maliyetleri”² kavramı da ironik biçimde tersine döndü: Dış rakibe karşı yükseltilen retoriğin bedelini iç seyirci tahsil etti.
Seçim gecesinin en çarpıcı itirafı ise içeriden geldi: Başkan Yardımcısı Vance, kayıpları İran savaşına bağladı.
Bana göre 2026'nın dersi şudur: Boğazlar yalnızca petrolün değil, siyasi meşruiyetin de geçiş noktalarıdır ve şövalyeler kaleyi en çok kendi aralarındaki oybirliğiyle kaybeder…
¹ Irving L. Janis, Victims of Groupthink: A Psychological Study of Foreign-Policy Decisions and Fiascoes (Boston: Houghton Mifflin, 1972).
² James D. Fearon, “Domestic Political Audiences and the Escalation of International Disputes,” American Political Science Review 88, no. 3 (1994): 577–92.