Geçtiğimiz günlerde kaleme aldığım yazıda televizyon sektörünün büyük bir krize doğru sürüklendiğini, reklam gelirlerindeki düşüşün kanalları ciddi anlamda zorlayacağını ve bu düzenin böyle devam edemeyeceğini söylemiştim. Aradan birkaç gün geçti, söylediklerim gerçek olmaya başladı. Televizyon kanalları sonunda isyan bayrağını çekti!

Son 30 yılın en düşük reklam gelirinin elde edildiği konuşuluyor. Kanallar yapım şirketlerinden yüzde 25 indirim istiyor. Yapımcılar da bölüm sürelerinin 140 dakikadan 110 dakikaya düşürülmesini, ikinci ekiplerin kaldırılmasını ve oyuncu ücretlerinde indirime gidilmesini gündeme getiriyor. Hatta ücretini düşürmeyen oyuncularla çalışılmaması bile masada.

Şimdi sormak gerekiyor: Bu sektörün nereye gittiğini görmek için daha ne olması gerekiyordu?
Bir dizinin bölüm maliyeti 27-40 milyon liraya ulaşmış. Başrol oyuncularının bölüm başına aldıkları ücretler milyonlarla ifade ediliyor. Elbette oyuncu emeğinin karşılığını almalı. Ancak ortada bir gerçek var: Bu paraları kazandıracak reklam geliri yoksa o astronomik ücretleri ödemenin de bir anlamı kalmaz.

Açık konuşayım, kanalların yüzde 25 indirim istemesini son derece haklı buluyorum. Hatta sadece oyuncuların değil, yapımcıların da kendi kazançlarını ve maliyetlerini sorgulaması gerekiyor. Kimse kusura bakmasın ama sektörün gerçeklerinden kopuk ücret politikalarıyla bu iş yürümez.
Yatırımcı para kazanamıyorsa neden milyonlarca liralık risk almaya devam etsin? Reklam veren televizyona eskisi kadar bütçe ayırmıyorsa kanallar hangi parayla bu maliyetleri karşılasın?
Ancak benim asıl itirazım başka bir noktada.
Televizyonculuk sadece dizilerden ibaret değildir! Ne yazık ki yıllardır kanallar bütün yatırımlarını dizilere yaparak yayıncılığı tek bir alana sıkıştırdı. Oysa geçmişte televizyon ekranlarında birbirinden kaliteli yarışmalar, eğlence programları, talk showlar ve özgün formatlar vardı. Hem izleyiciye farklı seçenekler sunuluyor hem de sektörün farklı alanlarında üretim yapılıyordu.
Bugün ise neredeyse bütün kanallarda aynı hikâyeler, aynı çatışmalar, birbirine benzeyen karakterler ve uzadıkça uzayan senaryolar var. Açıkçası senaryo üretiminde ciddi bir tıkanıklık yaşandığını düşünüyorum. Her hafta 140 dakika dizi çekmek, hikâye üretmekten çok tüketmeye dönüşmüş durumda.
Bir de işin şu tarafı var: Dijital platformlar, YouTube ve sosyal medya izleyiciyi kendine çekerken televizyon kanalları hâlâ eski alışkanlıklarla yayıncılık yapmaya çalışıyor. İzleyicinin beklentisi değişti ama kanalların yayın anlayışı aynı kaldı.
Ben yıllardır söylüyorum: Televizyon kanalları yeniden kaliteli programlara yatırım yapmalı. Yeni yapımcılara, yaratıcı fikirlere ve özgün formatlara kapılarını açmalı. Sadece dizilerle ayakta kalmaya çalışmak büyük bir yanılgıdır.
Üstelik bu sektörde yalnızca oyuncular ve yapımcılar yok. Kamera arkasında yüzlerce insan çalışıyor. Yönetmeninden senaristine, kameramanından ışıkçısına, set çalışanından teknik ekibine kadar herkes bu krizden etkilenecek. Tasarruf adı altında yükün sadece çalışanların sırtına bırakılması da kabul edilemez.
Şimdi kanallar indirim istiyor. Peki yarın reklam gelirleri daha da düşerse ne olacak? Bir indirim daha mı istenecek? Bu işin sonu nereye varacak?
Benim söyleyeceğim çok net: Artık sektörün kendine çeki düzen vermesi gerekiyor. Daha kısa süreli, daha kaliteli, daha gerçekçi bütçeli yapımlar üretmek zorundayız. Oyuncular da yapımcılar da kanallar da artık ekonomik gerçeklerle yüzleşmeli.
Geçtiğimiz günlerde uyarmıştım. Bugün yaşananlar tesadüf değil. Yıllardır dizilere yüklenen, program yapımcılığını ikinci plana atan televizyon anlayışının bedeliyle karşı karşıyayız.
Televizyonlar sonunda isyan etti. Ama asıl isyan etmesi gereken, kaliteli içerik bulamadığı için ekranlardan uzaklaşan izleyici!