Televizyon dünyası gerçekten krizde mi? Artık kimse televizyon izlemiyor mu? Bir zamanlar milyonları ekran başına kilitleyen programlar neden yapılamıyor? Dizilerin yeni bölümleri neden yayınlanmıyor?
Yıllardır televizyon sektörünün içinde bulunan, mutfağını, işleyişini ve perde arkasında yaşananları çok iyi bilen bir yapımcı olarak bu soruların cevabını vermek istiyorum. Çünkü televizyon dünyasında yaşananları yalnızca dışarıdan izleyerek anlamak mümkün değil.
Eskiden televizyon, hayatımızın merkezindeydi. Haberleri oradan öğrenir, eğlence programlarını takip eder, dizilerin yayın saatini beklerdik. Birbirinden renkli yarışmalar, özgün eğlence programları ve hafızalara kazınan yapımlar vardı. Televizyon, milyonları aynı anda ekran başında buluşturabiliyordu.
Peki, ne değişti?
Elbette dijital dünya büyük bir etken. YouTube ve dijital platformlar insanlara sınırsız seçenek sundu. İstediğiniz içeriği istediğiniz zaman izleyebiliyorsunuz. Ancak televizyonun yaşadığı krizin bütün faturasını dijital dünyaya kesmek büyük bir yanılgı olur.
Asıl sorun, televizyonun kendi içinde yaşadığı üretim ve yönetim krizidir!
Bugün bazı televizyon yöneticileri yeni fikirler üretmek, yaratıcı insanlarla çalışmak ve sektöre yön vermek yerine koltuklarını korumanın peşinde. Risk almıyorlar, cesur projelere şans vermiyorlar. Kendi konumlarını kaybetmemek uğruna televizyonculuğun geleceğini tehlikeye atıyorlar.
Açık konuşayım: Televizyon yöneticiliği yalnızca makam sahibi olmak değildir. Vizyon, yaratıcılık ve cesaret ister. İzleyicinin ne istediğini bilmeyen, yeni fikir geliştiremeyen, sektörün dinamiklerini okuyamayan insanlarla ekran yönetilmez!
Gelelim dizilere...
Allah aşkına, artık değiştirin şu senaryo anlayışını! Neredeyse bütün diziler birbirinin kopyası. Silahlar, çatışmalar, aldatmalar, intikamlar ve bitmeyen aile kavgaları... Sanki bütün dizileri aynı senarist yazıyor. Aynı oyuncular, aynı hikâyeler, aynı entrikalar!
İzleyici artık sıkıldı. Her hafta aynı kavga, aynı ihanet, aynı silah sesleri... Biraz hayatın içinden hikâyeler anlatın. Komediye, dramın farklı türlerine, toplumsal meselelere ve özgün karakterlere yer verin. Televizyon izleyicisini sürekli aynı senaryolarla oyalayamazsınız.
Bir de reklam krizi var. Kanalların en önemli gelir kaynağı reklam. İzlenmeyen programa reklam veren çıkmıyor. Gelir düşünce yapım bütçeleri daralıyor, yeni bölümler erteleniyor, ekranlara tekrarlar geliyor.
Son günlerde bunun örneklerini görüyoruz. Halef, Sevdiğim Sensin, Muhtemel Aşk ve Kızılcık Şerbeti gibi yapımların yeni bölümlerindeki ertelemelerin ardından Star TV'nin Başkalarının Hayatı dizisi için de yayın erteleme kararı alındı. Yeni bölüm yerine tekrar yayınlanacak, bölümün 7 Kasım'da ekrana gelmesi planlanıyor.
Bir zamanlar yeni yapımlarla rekabet eden televizyon dünyasının bugün yayın takvimini sürdürebilmekte zorlanması düşündürücü değil mi?
Haber kanallarına bakın, durum daha da vahim! Sabah bütün kanallarda aynı haberler, öğlen aynı tartışmalar, akşam yine aynı görüntüler. Özgün haber nerede? Araştırmacı gazetecilik nerede? Farklı dosyalar, özel haberler, yeni fikirler nerede?
Bazı ana haber bültenlerinde hazırlanan VTR'leri izlerken insanın sabrı tükeniyor. Ne doğru düzgün giriş var ne gelişme ne sonuç! Görüntülerin üzerine birkaç cümle koyup haber hazırladığını sananlar var. Habercilik bu kadar basite indirgenemez.
Bütün bunların bedelini ise sektörde çalışan insanlar ödüyor. Yüzlerce çalışan işinden çıkarıldı. Kameramanlar, editörler, muhabirler, yönetmenler ve teknik ekipler işsiz kaldı. Yıllarını bu sektöre vermiş insanlar bir anda kapının önüne konuldu.
Şimdi soruyorum: Bu tablonun sorumluluğunu kim üstlenecek?
Televizyon patronları zarar ediyor, yapımcılar üretmekte zorlanıyor, çalışanlar işini kaybediyor. Fakat hâlâ aynı anlayışla devam etmek isteyenler var.
Ben televizyonun biteceğine inanmıyorum. İyi bir program, güçlü bir senaryo ve kaliteli bir yapım olduğunda izleyicinin ekran başına geçeceğini biliyorum. Ancak bunun için önce televizyonun başındaki insanların kendilerine çeki düzen vermesi gerekiyor.
Kanal patronlarına, genel müdürlere ve yayın yöneticilerine açıkça sesleniyorum: Koltuklarınızı korumayı bırakın! Televizyonun geleceğini düşünün. Yetenekli insanlara fırsat verin, yeni projelere cesaret gösterin. Yıllardır aynı isimlerle, aynı formüllerle farklı sonuçlar beklemeyin.
Çünkü sorun izleyicide değil, izleyiciye sunulan içerikte!
Televizyonu dijital platformlar bitirmiyor. Televizyonu, yenilikten korkan, üretmeyen, risk almayan ve kendi koltuğundan başka hiçbir şeyi düşünmeyen anlayış bitiriyor. Televizyonun en büyük krizi reklam değil, vizyon ve yaratıcılık krizidir!