Türkiye’de bir süredir tanık olduğumuz tablo artık bir hukuk tartışmasının çok ötesine geçti. Mesele yalnızca Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı dosyalar değil… Mesele, bu dosyalar üzerinden yürütülen sistematik bir algı operasyonu.
Çünkü ortada çok net veriler var ama anlatılan hikâye bambaşka.
Bakın… “Hep aynı bilirkişiler atanıyor” deniyor. Oysa rakamlar konuşuyor: 13 ayrı dosyada tam 51 farklı bilirkişi görev almış. Bu ne demek biliyor musunuz? Bu, aynı isimler etrafında dönen bir kurgu değil; aksine farklı heyetler, farklı uzmanlıklar, farklı değerlendirmeler demek.
Ama algı ne diyor?
“Tek merkezden yönetilen bir yargı…”
Gerçek ne diyor?
“51 farklı bilirkişi…”
Bu bir çelişki değil… Bu, bilinçli bir çarpıtma.
Aynı durum mahkeme meselesinde de var. “Dosyalar istenilen mahkemelere veriliyor” deniyor. Peki gerçek ne?
Türkiye’de dosyalar UYAP sistemi üzerinden otomatik dağıtılıyor. Bu sistem, hâkim iradesini değil algoritmayı esas alır. Müdahaleye kapalıdır. Tabii hâkim ilkesinin teminatıdır.
Eğer gerçekten bir “organize dağıtım” olsaydı, dosyalar tek bir mahkemede toplanırdı. Ama öyle mi?
Hayır.
İstanbul’dan Anadolu yakasına, Bakırköy’den Ankara’ya, Ordu’ya kadar farklı mahkemelere dağılmış 13 ayrı dosya var.
Bu tabloyu görüp hâlâ “organize yargı” demek… ya hukuku bilmemektir ya da bile isteye gerçeği eğip bükmektir.
En çok istismar edilen başlıklardan biri de “gizli tanık” meselesi.
Sanki bütün dosyalar gizli tanık ifadeleriyle doluymuş gibi bir algı üretiliyor. Oysa gerçek çok net: Gizli tanık yalnızca örgüt dosyasında var. Diğer dosyalarda yok.
Ve daha önemlisi…
Hiçbir hukuk sisteminde gizli tanık beyanı tek başına hüküm kurdurmaz.
Roma hukukundan bu yana değişmeyen bir ilke vardır: “Delil, tek başına değil, bütün içinde değerlendirilir.”
Bugün Türkiye’de uygulanan da budur.
Ama siz bu gerçeği gizleyip, tek bir başlık üzerinden bütün yargıyı tartışmaya açarsanız… bu hukuk mücadelesi değil, propaganda olur.
Bir diğer klasik argüman:
“İstenilen kararı vermeyen hâkimler sürgüne gönderiliyor.”
Bu iddia da yeni değil. 1960’lardan beri Türkiye’de her siyasi kriz döneminde aynı cümle kurulur. Ama gerçek yine değişmez:
Hâkim ve savcıların yer değişiklikleri HSK tarafından, kanun çerçevesinde ve rutin kararnameyle yapılır.
Bu sistemin adı sürgün değil… rotasyondur.
Eğer her atamayı “sürgün” diye etiketlerseniz, yargı sistemini değil, kamuoyunu manipüle etmiş olursunuz.
Asıl mesele şu:
Ortada bir dava var.
Ortada iddialar var.
Ortada deliller var.
Ama birileri bu süreci hukuk üzerinden değil, algı üzerinden yürütmek istiyor.
Çünkü bilir ki…
Gerçekler konuşursa siyaset daralır.
Ama algı konuşursa meydan genişler.
Bu ülke daha önce de benzer dönemlerden geçti.
90’larda mafya-yargı ilişkileri tartışılırken de aynı yöntem kullanıldı.
2000’lerde Ergenekon ve Balyoz süreçlerinde de…
15 Temmuz öncesinde FETÖ yargıyı ele geçirirken de…
Hep aynı taktik:
Gerçeği gölgelemek, algıyı büyütmek.
Ama artık Türkiye eski Türkiye değil.
Artık bir iddia ortaya atıldığında karşısına veri konuluyor.
Bir propaganda yapıldığında, belgelerle cevap veriliyor.
Unutmayın..
Yargıyı tartışabilirsiniz.
Kararları eleştirebilirsiniz.
Ama gerçekleri eğip bükemezsiniz.
Çünkü hukuk, algıyla değil…
delille konuşur.