İnsanlığın ilk toplumsallaşma sürecini ele aldığımızda ahlakın, toplumsallaşmada nasıl bir rol oynadığını daha iyi gözlemlemiş oluruz.

İnsan kendinden önceki primat türünden kopmasıyla birlikte çok uzun bir süre klan toplulukları biçiminde kendi toplumsallığını da oluşturmuştur. Aslında bu bir zorunluluk haliydi diyebiliriz. Bu anlamda toplumsallık insan türünün varoluş, varlık gerekçesi de olmuştur. Primatlardan kopan bu tür giderek güç kazanmıştır. Bu, toplumsallaşmasıyla gelişmiştir. Sosyolojik deneyler insanın tek başına dil, kültür, sanat, ahlak, zeka, beslenme gibi gelişimleri geliştiremeyeceği yönündedir. Dolayısıyla toplumsuz yaşam mümkün değildir, toplumsallık kaçınılmazdır.

Ancak ahlaki değerler alt yapısında oluşturulmuş olan bir toplum, o değerlere tamamen sırtını dönerek, kirliliğin içinde kaybolma riski ile karşı karşıya kalırsa, o toplum her manası ile çözülmeye girmez mi?

Ülkemizde son döneme damga vuran, hukuki tartışmaların da ötesinde, sosyo-ahlaki gündem yaratan operasyonlar, bu soruyu gündeme getirdi ; Ülkemizde ahlaki bir çürüme mi yaşanıyor?

Farklı alan ve sosyal çevrelerden kişilerin şüpheli olarak soruşturuldukları bu dosyaların, kimisi uyuşturucu, kimisi fuhuş, kimisi rüşvet kimisi kara para aklama gibi ciddi suç iddialarını konu alıyor.

Birçoğu ülke çapında tanınan şüphelilerin işlediği iddia edilen eylemlerin sınırı, sadece kendi sosyal çevreleri ile mi örülü yoksa endişe edildiği gibi toplumsal bir çürümeyi zımnen de olsa öngörmemize ve bu konuda endişe etmemize yetecek genişlikte mi ? Öyle görünüyor ki cevap ne yazık ki evet... Özellikle, uyuşturucu belasının ilkokul kapılarına dayandığı, fuhuş ve sapkın akımların gençliğimize bir kene gibi yapıştığı, kumar belasına tüm geleceğini heba eden insanların intihar ettiği, çıkar amaçlı suç örgütlerinin çocukları dahi insan kaynağı görüp bünyesine kattığı bir tablo çıkıyor karşımıza. Sözüm ona gündüz kuşağı programlarının dahi yarattığı tahribat öyle güçlü ki, önlemlerin şimdiden etraflıca alınması gerekiyor.

İşin hukuki kısmına gelecek olursak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın, kanunların ruhunu ele alarak, geniş kapsamda soruşturduğu bu suç iddialarının, toplumsal çürümeyi gözlerimizin önüne en net şekilde sermesi çok önemli. Yargı boyutundan tamamen bağımsız olarak, işin ahlaki boyutunun, sosyolojik, kültürel, dini kapsamlarda ele alınarak, bu tahribattan nasıl kurtuluruz ve gençliği nasıl koruruz sorularının cevaplanması ve hızla önlem alınması gerekiyor.

Bu operasyonlara karşı gerek ana akım gerekse de her kesimden Türk medyasının, kendi camialarından olan isimler, iddialara muhatap olmasına rağmen, tarafsız habercilik ilkesinden ödün vermemesi takdire şayandı.

Ancak spor camiasında faaliyet gösteren bazı kişiler söz konusu olduğunda, iddiaların kulüplerle hiçbir ilgisi olmamasına rağmen, kulüplerdeki yönetici pozisyonlarının adeta bir kalkan gibi kullanılarak, taraftarın manipüle edilerek, bir dokunulmazlık yaratılmaya çalışıldığını gördük. Bu kişiler, illegal faaliyetlerine koruma sağlamak için mi bu yöneticilik görevlerini ifa ettiler diye sormadan edemiyorum.

Galatasaray eski ikinci başkanı Erden Timur, hakkında Galatasaray kulübü ile hiçbir alakası olmayan iddialarla göz altındayken, birtakım taraftar dernekleri ve tribün liderleri, kurumsal destek çağrısı yaptı. Galatasaray gibi değerli bir camiayı böyle iddiaların ortasına atmaya ne hakkınız var? Soruşturulan kişi masum ya da suçlu. Bunu soruşturma ve yapılırsa kovuşturma süreçleri sonunda göreceğiz. Galatasaray'a gönül vermiş, cebindeki üç kuruşla maça gidip, mağlubiyette göz yaşı döken, galibiyette mutlu olan bu güzel taraftarı, adliye önlerinde, kara para iddialarının savunulması için dikmeye kimin hakkı var?

Aynı ifadeleri Fenerbahçe için de kullanıyorum. Türkiye'nin en değerli kurumlarından Fenerbahçe'nin cefakar ve vefakar taraftarını, birileri hakkındaki uyuşturucu iddiaları için ayağa kaldırmaya çalışıp, kulüple hiç ilgisi olmayan iddialara bu insanları kalkan etmek kabul edilebilir mi ?

Fenerbahçe camiasına 2018'de bir başkan geldi. Efsanevi işler yaptı. İşinden, gücünden, ailesinden feragat etti, takıma hayatını adadı. Bırakın camiayı kendine kalkan etmek, camiaya kendisi kalkan oldu. Futboldaki başarı dengeleri bahane gösterilerek çok üstüne gidildi. Sonunda da nasıl olduğu anlaşılamayan bir şekilde, kongrede seçimi kaybetti ve görevi son buldu.

Birgün bu günler geçip gittiğinde belki Fenerbahçe kongresi de anlayacak, olan birçok şeyin 3 Temmuz 2011 ile yaşananlardan farklı olmadığını, adı Ali olanın, neden ve nasıl gönderilip Steven'ın getirildiğini.