Bu yazı dizimizde bir kısmı artık yıkılmış siyasi ve ekonomik sistemlerden söz edeceğiz. Dünya tarihini savaşlar ve yıkımlar olarak ele alıp görürsek aslında ardında saklı olan sistemler ve ekonomik değişimleri de kolay anlayabiliriz.
Avrupa’da Orta Çağ’da kurulu beyliklerin bile hakimiyeti ticari ilişkiler ve sermaye ilişkilerine bağlıydı. Roma İmparatorluğu’nun yıkılması ile küçük toprak ağalıkları kendi bölgelerinde beyliklere dönüştü. Güvenlik, hayatta kalma mücadelesi aslında ekonomik bir şeydi. Ordu beslemek, bunların lojistiğini sağlamak para gerektiriyordu. O çağın insanları ölmemek, hayatta kalabilmek için güçlü beylerin hakimiyetine girdiler. Bu beyliklerde ekip biçmek, küçük zanaatkârlıklar yapmak, bu sayede güvenliklerini sağlamak zorunda hissettiler. Dini taassup, kilisenin ve Vatikan’ın iştahını bu beyliklere sığınan toplulukları bir süre kabartmıştı aslında.
Rönesans ile katolik kilisesinde değişim, beyliklerde farklı fikirler bu yaşama biçiminde önemli kavgaları da yaratmaya başladı. Rönesans’ın Roma özentisi aslında özellikle İtalya’da başladı. Roma İmparatorluğu’na özenen dönem sanatçıları ve filozoflar kilisenin gücünü azalttı. Ancak beylikler döneminde özellikle tarımda tek devletlerin yerine acımasız bir tarım üretimi zorlandı. Beyliklerdeki bu tarım üretimi beylerin sermayesini artırdı. Çıkar kavgaları, beyler arasında savaşlar, kilisenin gücünü test ettiği bir dönem geçirdi Avrupa. Rönesans’ın ütopik hayalleri, başka kıtalar, başka coğrafyalardaki topraklara ulaşma fikrini alevlendirdi ve Avrupa ilk kez ayak basılan başka topraklara ulaştı. Bu topraklardan köle getirilmesi, o coğrafyaların doğal kaynakları yeni bir meta oluşumuna sebep oldu. 15. ve 18. yüzyıllar bu nedenle “Merkantilizm” diye tanımlanır. Bu doğudan yapılan ticaret, sömürgelerden gelen kaynak aslında sermayeden çok hayali bir metanın, tarım sektöründen gelen ürünler ile doğudan gelen baharat ve türevlerinin karşılıklı değiş tokuşu ve zenginleşme için sömürgelerin değerli taş ve madenlerini kapsayan bilimsel zemini olmayan bir parasal artış olarak tanımlanır.
Bu ekonomik büyüme aslında yaşayan milletleri direkt etkilememiştir. Beyliklerin zenginlikleri, doğu batı ticaretini yapan tacirlerin güçlenmesi, sömürge halklarının köleleşmesi sadece güvenlik için bir arada duran toplulukların yaşam kalitesini çok değiştirmemiştir. Ancak kabul etmeliyiz ki bu zengin beylikler sanata ve bilime destek olmuşlar, sanayi devriminin yolunu açmışlardır. Sanayi devrimi, buhar motorlarının keşfi sadece o toplulukların tüketilmesi için yapılan üretimin çehresini değiştirdi. Fabrikalar, çok miktarda makine kullanılarak yapılan sanayi üretimi, üretilenin başka topluluklara satılması gerçeğini ortaya koydu. Orta Çağ boyunca neredeyse sadece tarımsal tüketim ürününün yerini büyük sanayi üretimi alınca, bu sanayi için para gerekti. İşte sermaye doğdu. Tacirlerin yerini sanayiciler alırken zanaatkârların kısıtlı emek, yoğun üretimi fabrika üretimi ile değersizleşti. Beylikler döneminde belki de sadece güvenlik için itaat eden halklar bu köleliklerini sanayi kuruluşlarında işçi olarak çalışarak devam ettirdiler.
Sanayileşme sosyolojik olarak tabanda bir huzur getirmedi. Beylikler tacirliklerini sanayiciliğe çeviremedi, 18. yüzyıldan başlayarak bu huzursuzluk ulus devletlerin kurulmasına zemin yarattı. İmparatorluklar içerisinde yönetilen milletler ayrılmaya başlarken, beylikleri birleştiren uluslaşma çabaları sadece tarihsel bir farkına varma olarak yorumlanamaz. Devletleşme beyliklerin ve imparatorlukların sanayi karşısında dayanamaması belki de sanayi gelişimini anlayamaması, feodal tarım ağırlıklı üretimin sanayi için değersiz olması, devlet yapısının sanayileşmeye açık olması Avrupa’da birçok beyliği yok etti. Başta Osmanlı İmparatorluğu olmak üzere birçok imparatorluk bu sebeple tarih sayfasından silindi. Artık dünya nasıl büyük fabrikalar ile üretim yapıyorsa aynı şekilde devletler yolu ile bir fabrikasyona kayıyordu.
Endüstriyel kapitalizm, iş süreci ile iş görevlerinin rutini arasında ve içinde karmaşık bir iş bölümü ile tanımlanan imalatın fabrika sistemi gelişimine damgasını vurdu ve sonunda “kapitalist üretim tarzı” hâkimiyetini kurdu.
Sanayileşmiş Britanya daha önce merkantilizmin öngördüğü korumacı politikayı sonunda terk etti. 1840'larda İngiltere 1846'da Mısır Yasaları ve 1849'da Seyir Yasalarının yürürlükten kaldırılmasıyla daha az korumacı bir politikayı benimsedi. İngiltere, David Ricardo'nun serbest ticaret savunuculuğuna uygun olarak tarifeleri ve ithalat kotalarını azalttı.
“Altın standart” 1870'ten 1914'e kadar uluslararası ekonominin mali temelini oluşturmuştu. Büyük küreselleşme süreçleri kapitalizmi tüm dünyaya yaydı. 19. yüzyılın başlarında birçok gevşek bağlı piyasa sistemleri, ekonomik ve diğer küreselleşme süreçlerini pekiştirerek nispeten bütünleşik küresel sistem olarak bir araya geldi. Sanayileşme ölçek ekonomilerini kullanarak ev eşyalarının ucuz üretimine imkân verirken, hızlı nüfus artışı metalar için sürekli talep yarattı. 18. yüzyılın emperyalizmi bu dönemde küreselleşmeyi şekillendirdi.
İngilizlerin Hindistan'ın fethini tamamlamasından sonra, Asya'nın büyük nüfusu Avrupa ihracatının hazır tüketicileri oldu. Yine bu dönemde Avrupalılar Sahraaltı Afrika ve Pasifik adalarını kolonileştirdiler. Dünyanın yeni bölgelerinin, özellikle de Sahraaltı Afrika'nın Avrupalılar tarafından fethi, kauçuk, elmas ve kömür gibi değerli doğal kaynaklar sağladı ve Avrupa emperyal güçleri, kolonileri ve Amerika Birleşik Devletleri arasında ticaret ve yatırımı hızlandırmaya yardımcı oldu.
Sanayileşme ya da sermaye aslında birkaç değişkene muhtaçtı. Ucuz ham madde, ucuz iş gücü, kuralsız satış koşulları. Ham madde gereksinimi kolonilerden sağlanırken Avrupa’da iş güvenliği, sağlıklı çalışma koşulları gözardı edilebilirdi, edildi. Çocuk işçiler, kadınların kötü koşullarda çalıştırılması, köle gibi çalışan insanların yaşam şanslarının azalması ciddi eylemlere sebep oldu. Kapitalizm bu eylemleri devletler yolu ile bir süre susturdu. Ancak özellikle bu kötü tablo karşısında “sosyalizm” fikrinin ortaya çıkması ucuz iş gücü konusunda sorun yaratınca kuralsız satış koşulları gündeme geldi. Ülkeler içerisinde hızlı sermaye artışı birkaç sermayeden de toplanmıştı. 1. Dünya Savaşı sanayi devrimi ve sanayici karşısında imparatorlukları yok etmiş ve millet özellikli devletler kurulmuştu. Bu devletler ya sanayi devleti oldular ya da sanayi ürünlerinin satıldığı, ucuz iş gücü ihtiyacının sağlandığı devletler oldular. Bu özellikle 1. Dünya Savaşı’nı kaybeden Almanya gibi ülkelerde nasyonalizm yani ırk milliyetçiliğini körükledi. 2. Dünya Savaşı işte bu sosyolojik zeminde başladı. Sermayenin sayılı sahiplerinin çoğunluğunun Yahudi olması önce Almanya’dan başlayan bir kin oluşturdu. Savaşı Almanya’nın kaybetmesi bu büyük sermaye sahiplerini güçlendirirken Amerikan sermayesi güçlendi ve Kapitalizmin kalesi haline geldi. Bu savaş aynı zamanda kapitalizme karşı sosyalist fikri de savaşın kazananı yapmış, iki farklı siyası blok Almanya’yı yenmek için bir araya gelmiş ancak savaş bitiminde dünya iki bloka bölünmüştü. Kapitalizm ile üreterek refahı savunan, üretim sermayesinin bireysel olması gerektiğine inanan batı ve sanayi üretim mekanizmalarının halk için devlet tarafından yönetilmesi gerektiğine, üretenin işçi ise sahibinin işçi adına devlet olmasını savunan doğu Almanya’nın ortasında sınır komşusu oldular. Kapitalizmin zaman içerisinde değişimi üç safhada anlatılabilir.
1- 19. yüzyılda kapitalizm, devletin asgari rolü olduğu (ulusal savunma ve mülkiyet haklarının korunması dışında) büyük ölçüde düzensiz piyasaları gerektiriyordu.
2- İkinci Dünya Savaşı sonrası yıllarda kapitalizm, devletin piyasaları düzenlemede önemli bir rolü olan Keynesçiliği ve güçlü refah devletlerini gerektiriyordu.
3. Kapitalizm, düzenlenmemiş piyasalar, küreselleşme ve devletlerin çeşitli ulusal yükümlülüklerinin bir bileşimini gerektiriyordu.
SSCB yani sosyalizm fikrinin yıkılması sonrasında kapitalizim küreselleşme illüzyonu ile tüm dünya ülkelerini etkiledi. Ham madde tedariki için Afrika kıtası ve Asya neredeyse işgal edildi, hidrokarbon kaynakları için Arap coğrafyasında ciddi operasyonlar yapıldı. Ucuz iş gücü için Çin, Hindistan, Pakistan gibi ülkelerde global sermaye önemli harcamalar yaptı. Küreselleşme yalanı ile bu üretimin satılacağı ülkeler yeniden dizayn edildi, edilmeye devam ediyor. Bu neredeyse dört yüz yıllık serüvende “kapitalizm” sınırlı ülkelerde sınırlı sermaye gruplarının kazanmasını sağlarken, üretenler sefalet ile yaşamaya devam ediyor. Avrupa’da iş yasalarının işçileri koruması yüzünden üretim doğuya kaydırıldı, yeni kölelik sistemi doğuda devam ediyor. Dünyanın geri kalmış ülkeleri hem köleleştiriliyor hem de bu sanayi ürünlerinin tüketicisi haline geliyor. Ülkelerin büyümesi ve gelişmesi bu küresel sermayenin bu nedenle kontrolü altında. Kaliteli ve müreffeh bir yaşam öneren kapitalizm sadece güçlünün iyi yaşayabildiği sosyolojik bir kabul edilmişliğe dönüştü. İletişim ve bilişim devrimi ile bu değiştirilebilir mi? Göreceğiz. Kpitalizmin geleceğinin tıpkı sosyalizm gibi olabileceği gerçek mi? Büyük ihtimal ile olduğunu düşünüyoruz. Dünya yeni bir siyasal ve sosyal arayış içerisinde mi? Kesinlikle olduğunu biliyoruz. Bu yazı dizisinde sonuç bölümünde birtakım değerlendirmelerimizi sizin takdirinize bırakacağız. “Orta Dünya” fikrini ve sosyolojik altyapısı ile Türk töresi arasındaki ilintilerini tartışarak bir sonuca varacağımızı düşünüyoruz.