“Dünya beşten büyüktür” doktrini aslında dünyada gelmekte olan dip dalgasının ete kemiğe bürünmüş tanım sözüdür. Binlerce yıllık dünya tarihinde milletler, imparatorluklar ve zümreler arasındaki kanlı mücadelenin sonucunda hâkimiyetin kimde olduğu ya da olacağının sosyolojisi, üzerinde en çok durulması gereken konudur. Bu yazı dizisinde “orta dünya” kavramı ve Türkiye ilişkisini tarih perspektifinden yeniden tanımlamaya çalışacağız.
İmparatorluklar döneminin sonunu getiren 1. Dünya Savaşı sonrasında Doğu ve Batı’yı birbirinden uzaklaştıran iki ideoloji dünyaya hâkim oldu. Sanayi devrimi ile Avrupa’nın hızlı gelişiminde emperyalist ve sömürgeci anlayışa ihtiyaç vardı. Sanayi hem ucuz iş gücüne hem de yer altı kaynaklarına ihtiyaç duyuyordu. Sanayide çalışan Avrupalı iş gücü, işçi hareketleri nedeniyle zor duruma düşmüş, başta ham madde olmak üzere enerjiye olan ihtiyaç artmıştı. Uzun yıllar köle ticareti dışında sadece asalet için Avrupa’nın elinde olan sömürgeler bu nedenle yeniden önemli hâle geldi. Ancak yetmedi. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması ve hâkim olduğu geniş coğrafyanın paylaşılması gerekliydi. Bu nedenle 1. Dünya Savaşı başladı.
Savaşın başlangıcı ile doğuda Rusya’da yeni bir ideolojik tanım ortaya çıktı. Avrupa'da üretim, sermaye, işçi ilişkilerinin yarattığı kaos için devletleştirme, üretimin işçi sınıfının kontrolüne geçmesi ideali üzerine kurulu bu felsefe Rusya’da aslında sanayi üretimine neredeyse hiç katkısı olmayan bir ülkede Rus Krallığını devirerek iktidarı ele geçirdi. Bu ideolojik farklılık ile 1. Dünya Savaşı'nın sonunda dünya kabaca ikiye bölünmüş oldu. İmparatorluklar yıkılmış, ulus devletler kurulmaya başlamış, dünya kutuplaşmıştı. Sanayi devriminin yarattığı hızlı üretim çalışan kesimlerin refahını artırmak yerine daha zor ve daha acılı bir dünya yaratmıştı.
Özellikle Almanya’da savaşı kaybetmenin yarattığı kompleksler, sermayenin neredeyse siyonizmin eline geçmesi, Almanya ile başlayan “Nasyonal Sosyalizm” fikrini güçlendirdi ve dünya hızla 2. Dünya Savaşı’na doğru sürüklendi. Fransanın, Polonya’nın işgali, Avrupa’yı ikiye bölmekle kalmadı. Doğusundaki Rusya da bu gelişimden rahatsız olmaya başlamıştı, Almanya’nın bu ilerleyişinin sonunun Rusya olacağının farkındaydı. Sonuçta da öyle oldu.
Bu savaş başlamadan önce aslında 1920’de Versay Antlaşması sonrasında “Milletler Meclisi” diye bir örgüt kurulmuştu ancak kuruluş sistematiği nedeniyle hiçbir konuda etkin görev alamamıştı. 2. Dünya Savaşı'nın bitişi ile Almanya ve ortakları savaşı kaybetti. Avrupa, İngiltere ve Amerika’nın yanı sıra milyonlarca vatandaşını kaybederek bu savaşı kazananların içerisinde Rusya da yer almıştı. 1922'den başlayarak SSCB adını alan Rusya’ya 1939’da Moldova, Litvanya, Letonya ve Estonya da eklenmişti. 2. Dünya Savaşı sonrasında Berlin’in doğusu da dahil Avrupada birçok ülke bu sisteme dahil olmuştu. “Birleşmiş Milletler” örgütü 1946’da kurulduğunda dünya kabaca ikiye bölünmüştü. Amerika, İngiltere Avrupa’nın bulunduğu blok ile Rusya’nın bulunduğu doğu bloku. “Birleşmiş Milletler” kurulurken bu güçlülerin hâkimiyeti nedeniyle bir veto sistemini kabul etti. Beş devlete “daimi üyelik” vererek Çin Rusya, ABD, İngiltere ve Fransa’ya veto hakkı verdi. Bu dünyada oluşan dengesizliklerin çözümünü sağlamak yerine engel olan madde yüzünden dünya hep iki kutup arasında sıkışıp kaldı.
SSCB’nin yıkılması ile dünya tek kutuplu bir hâle 1991 yılında geldi. Uzun yıllar boyunca “sosyalizm” ideali Avrupa ve Amerika ile mücadele etmiş ancak kapitalizm karşısında üretenleri savunacakken politbüro, üstünler sınıfı ve gizli servislerin halka zulmettiği bir bir oluşuma dönüşmüştü. Yıkılan topluluktan ayrılan ülkeler ilk başlarda çok sıkıntılar çektiler. Ancak yılların onlara öğrettiği “aslında devletler yalnızdır” fikri oldu. Geriye kalan tek kutupta da sıkıntılar başgöstermişti. Avrupa yaşlanıyor, sömürgeler elden çıkmış, üretim mekanizmaları bozulmuş, din ve ırk üzerine kurulu “Avrupa Birliği” çatırdamaya, “NATO” kontrolü kaybetmeye başlamıştı.
Yaklaşık 80 yıldır dünyada devletler arasında yaşanan her sorun beş vetocunun taraf tutması ile çözülemiyordu. Savaş konseptinde değişiklikler, bilişim teknolojileri sayesinde savunma doktrinlerindeki değişimler, Türkiye ve Pakistan gibi ülkelerde silah sanayiindeki ilerlemeler, Çin’in üretim kapasitesi birilerinin bu “beşli vetocular” için bir şeyler söylemesini zorunlu hâle getirdi. Recep Tayyip Erdoğan “Dünya beşten büyüktür” dedi ve dünyanın yeni bir hâkimiyet projesinin ilk ışığını yaktı.
Çin doğusu, Amerika batısı arasında kalan bir “Orta Dünya” fikrinin doğuşu işte bundandır. Türkiye’nin içerisinde bulunduğu bu “Orta Dünya” yakında yeniden polarize olacak dünyada dengeyi sağlayabilir. “Mekke Antlaşması, Bedir Mutabakatı, Türk Milletleri Topluluğu ile başlayan ortak hareket etme fikrinin amacı sadece bölge kontrolü değil, dünyada jeopolitik bir güç merkezi yaratmaktır. Bu yazı dizisinde “orta dünya” ülkelerini ve bu ülkeler özelinden gelecek hakkında fikirlerimizi paylaşacağız.